"Tanrı, herkesin izlemesi gereken yolu yeryüzüne çizmiştir,yazmıştır. Senin yapman gereken,senin için yazdıklarını okumak yalnızca." (BKZ:Simyacı)
Paylaşan: Atlantis / Şubat 2012

"Mutlak karanlığa dalmış bir odada bir ışık yaktığımızda, karanlık yok olur. o zaman kendimize şöyle sormamız tuhaf olmaz: 'nereye kayboldu?' ve bunun tek bir yanıtı olabilir: 'hiçbir yere gitmedi, karanlık yalnızca ışığın diğer yanı, onun gizli yüzüdür.' " Jose Saramago, Not Defterimden... "
Paylaşan: Atlantis / Şubat 2012

“Bizi mutlu etmeyenin, mutsuz etmesine neden izin verilir???”
Soran: Ayna / Şubat 2012

"...daireyi tamamla, gururlu, yetersiz ya da kibirli olduğun için değil, sadece artık onun senin yaşamında yeri olmadığı için ; kapıyı kapat, plağı değiştir, evi temizle, tozdan kurtul..! geçmişte olduğun kişiyi bırak ve şu anda kimsen ' o ' ol..." "Paulo Coelho"
Paylaşan: Atlantis / Ocak 2012

"Olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir, olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir... " "Jerome David Silinger"
Paylaşan: Atlantis / Ocak 2012
"Fiziksel olarak bir yer kaplarız, ancak duygusal olarak bir hafızada yer ediniriz.bir mekan ve zamanın hafızası, içinde yaşadığımız iki deniz arasındaki bir ada gibi: birine geçmiş diyoruz, diğerine de gelecek. rotalarının anılarını alıkoymuş olan kişisel hafıza sayesinde yakın geçmişin denizinde dolaşmak için zamanda birikmiş anıları kullanmamız gerekir; sürekli dönüşüm içinde olan, zamanın kendisi kadar kaçamaklı bir uzamın anıları." "Jose Saramago, Not Defterimden..."
Paylaşan: Atlantis / Ocak 2012

Her olumsuz olayın illa ki olumlu yanı olduğunu, her kötü dediğimiz kişinin mutlaka iyi bir yanının olduğunu, her üzüntünün sevindirici bir yönünün olduğunu, her cefanın sonunun mutlaka sefa olduğunu, her sabrın sonunun selamet olduğunu, her sıcağın soğuğu, her katının yumuşak tarafı, her siyahın beyazı, her karanlığın mutlaka aydınlığı, her heyecanın sakinliği, her korkunun cesareti olabileceğini yaşayarak öğrendim.
Anladım ki zor dediğimiz “hayat” ın da kolay yanı varmış ve bunu görebilmek sadece en olumsuzun içinde ki en güzel yanı görmeye karar vermek, bulmaca gibi çözmekle ve yaşamakla oluyormuş. Anladım ki ne düşünürsek o oluyormuş, ne dersek o gerçekleşiyor, hayata ne verirsek o geri dönüyormuş. Yaşayarak anladım…
Paylaşan: Seichim / Ocak 2011

Fal baktırmak istiyordu ve dedi ki:
Benim için bir kahve içer misin bir ara?
Neyi öğrenmek istiyorsun?
Neler olacağını? Okulumun ne olacağını? Aşk hayatım ne olacağını? Geleceğimi, onları işte
İçmeden baksam olur mu dedi gülerek onun şaşkın bakışları karşısında…
Gerçekten çalıştıysan sınavını geçeceksin, kendini arındırırsan, hazır hissedersen, geçmişi zihninde temizlersen güzel bir sevgilin olacak,
Peki ya gelecek?
Şu anda neyi yaptığına bak, neden yaptığına bak ve birde düşüncelerine bak, işte bu da geleceğindir.
Gülümsedi ve teşekkür etti, ne desindi, her şeyi demişti falcı saydığı ruh:)
Paylaşan: Seichim / Ocak 2011

Güzel davranışlarda bulunan, gizli saklısı olmayan bir insanın herşeyi açık ve ortadadır. Bu nedenle kendisinin ne kadar iyi niyetli ve masum bir kimse olduğunu ispat etmek için çaba harcamaz. Diğer tür kimseler ise, gizliden gizliye yaptıkları kötülükleri bildikleri için sürekli bunun huzursuzluğuyla yaşar ve kendilerini temize çıkarabilmek için, önceden iyi niyetli ve masum olduklarını vurgular. Örneğin "yanlış hatırlamışım", "ağzımdan öyle çıktı", "eksik anlatmışım", "o kısmını söylemeyi unutmuşum", "başka bir konuyla karıştırmışım" gibi açıklamalar yaparlar. Önemli olanın bunları söylerken kalplerinde taşıdıkları "niyet" olduğunu iddia ederler. Ya da samimiyetsiz bir tavrın sorumluluğunu bir başkasına yüklerler. Çoğu zaman aslında yanlışlığını çok iyi bildikleri kötülükleri, sanki hiç bilmeden ve farkında olmadan yapmışlar gibi davranırlar: "Bilsem yapar mıydım?". Hiç olmazsa, çocuk tavrı göstererek "masum"u oynarlar..
Uff, şimdiden içim sıkıldı…. Başa tekrar dönelim, söyleyin lütfen “dürüstlüğün dayanılmaz hafifliğini” yaşamak daha kolay değil mi?
Soran: İnci / Aralık 2010

Kamera...
Varsayın her anımızı izleyen ve kaydeden bir kamera var. Ve gün sonunda oturup kameraya çekilen görüntülerimizi izliyoruz.
Kendi filminizi izleyebilir misiniz? Filminizi herkesin izleyeceğini bilseniz yine aynı şekilde o gününüzü yaşarsınız? Peki bilmiyor musunuz her gün aslında filme alınıyoruz?
Soran: Ayna / Ağustos 2010

Malzeme Bu...
"Malzeme bu" demek çevremizi, olayları ve insanları olduğu gibi kabullenmeyi göstermek aslında.
İnsanları, olayları ve çevremizi yönetebilmek ve doğru sonuçlara ulaşabilmek için atmamız gereken ilk adım. Ustamın neden çoklukla "Malzeme bu" dediğini anlayabiliyorum.
Bununla beraber neden ustamın "Malzeme bu, asla kendimiz için söyleyeceğimiz bir cümle değildir" demesini de anlıyorum. "Malzeme bu"nun altında yatan, "Ben değişime kapalıyım" "İşine gelirse" alt mesajlarının farkında olmak ve değişime engel olan bu söylemi kendimiz için hayatımızdan çıkartmalıyız...
Paylaşan: Yağmur / Ağustos 2010

Bugün Ne Öğrendim...
Ustamın "Bugün Ne Öğrendim?" adında bir defteri varmış. Bugün bunu öğrendim. Farkındalığın artmasını sağlamak ve her günün bir ders olduğunu hatırlatması için tutulan bir defter insana ne kadar çok katar.
Benim de defterimin ilk öğretisi bu olacak...
Paylaşan: Indra / Ağustos 2010

Bulaşıcılık...
Dedi ki: "Mutluluk, mutsuzluk, hüzün, neşe, kaygı, cesaret bulaşıcıdır. Duygular bulaşıcıdır. Sende olan bir başkasına geçer. Onda olan da sana. Bu durumda yanındaki kişilere bir daha bakman lazım. Çevrendekiler duygularıyla seni yükseltebilecek mi?"
Yanımda nasıl insanlar istediğimi düşündüm ve buldum: yanımda heyecanlı, umutlu, coşkulu, mutlu insanlar olmalı...
Paylaşan: Arif / Ağustos 2010

Mutlu Olmak İstiyorum...
Mutlu olmak istiyorum diyen ne kadar çok kişi var mutlu olduğunun farkında olmayan...
Mutlu olmak istiyorum diyip kendini nelerin mutlu ettiğini bilmeyen ne kadar çok kişi var...
Mutlu olmak istiyorum diyerek sürekli mutsuzluklarını dile getirenler var ne kadar çok...
"Beni ne mutlu eder? Ne mutsuz eder?" diye hiç kendine sormamış, hiç kendine bakmamış, hiç kendini anlamaya çalışmamış ne kadar çok kişi var mutluluğumuzu engelleyen...
Mutlu olmanın ya farkındasındır ya da mutsuzsundur... Ayna sorar: "Mutlu musun?"
Soran: Ayna / Ağustos 2010

Bazen...
"Bak" dedi. "Çok eskiden duyduğum ve hoşuma giden bir söz var, senin şu andaki durumunu özetler gibi..." Dikkatle dinliyordum. İçinde bulunduğum karmaşanın nedenini bana anlatacak sözü bekliyordum. "Bazen Tanrının lütufları camı çerçeveyi parçalayarak gelir." dedi. Sustu, sustum...
Paylaşan: Yağmur / Temmuz 2010
Bir şeyi aramak sürecinden keyif almalı insan. Ararkenki heyecan, merak, sonuca duyulan özlem duygularının farkında olarak yaşamalı. Çünkü ararken yaşadıklarımız -hoşluklar, nahoşluklar- bulduğumuzun kıymetini artırıyor...
Paylaşan: Işık / Temmuz 2010

Proaktif Olmak İsteyene Nasıl Koçluk Yapılır?
"Susamadan önce su kuyunu kazacaksın" dedi. Sonra başka bir örnek verdi. "Nuh, gemisini yapmaya başladığında yağmur yağmıyordu." "Bazen yapmamız gerekenlerle ilgili pek çok ipucu bize verilir, bazen neredeyse vahiy niteliğinde göstergeler gelir de ne kadarının farkında olabiliriz, ne kadarını görebilir, ne kadarını anlayabiliriz?" Proaktif olmak için ilk dersimi almıştım...
Paylaşan: Efendi / Temmuz 2010
İnanmak istersen yalan gerçek olur; söylemek istersen bir sürü bahanen olur... Yalanlar, bahaneleri gerekçeler, kandırmalar, mazaretler... hepsinin bulunması pek kolay. Başarı onlardan sakınabilmekte...
Paylaşan: Işık / Temmuz 2010
"Vermek, almaktan iyidir." dedi... İlk önce kocaman bir gülümseme sundu sonra da huzurunu paylaştı. Vermek için "ne vereceğim ki, ne verebilirim ki" diye düşünenler için yol gösterici olması dileğiyle... Usta böyle yazmazdı, o yüzden ben yazdım...
Paylaşan: Indra / Temmuz 2010

İç Huzur ve Özgürlük…
İçimizde ki biz ile dışımızda ki biz aynı olmayınca, dediğimizle yaptığımız birbirini tutmayınca, etrafımızı sevilmeme ve kabul edilmeme korkusu sarınca “mutluluk” u tarif edemez olunca, bir de farkına varmadan öylece ve öylesine yaşayınca huzursuzlanıp etrafımıza saldırıyoruz, aslında uğraşmak istediğimiz kendimizken… İçinizi dinleyin, size bir şeyler itiraf ediyor olmalı, içinizi dinleyin size en iyi tanıyan odur, içinizi dinleyecek cesaretiniz olsun ve çözmeye niyetiniz, BİR’ey olmanın tek yolu bir, BİR olmanın tek anahtarı. Harekete geçin…
Paylaşan: Seichim / Temmuz 2010
Her şeyi konuşabilmeliyiz. Konuşabilirsek eğer tüm sorunların üstesinden gelebiliriz. Çünkü "Her şeyi konuşabilen insanlar her şeyin üstesinden gelebilirler..."
Paylaşan: Işık / Haziran 2010

Hata Yapana Koçluk Nasıl Yapılır?
Hatalarımdan hızlıca ders almaya karar vermek istiyordum. Hayatımın koçu ile konuşurken Usta bir özlü söz paylaşmıştı benimle: "İlk hata saflığın fakat sonrakiler aptallığın göstergesidir." Çok etkilenmiştim ve hatalarımın tekrarı konusunda oldukça dikkatli davranıyordum. Ancak hata konusunda da hata yapıyordum. Ustamdan yeni bir cümle duyana kadar devam etti bu durum. Yeni cümleyle dikkatim artmış ve hataları tekrarlamam sona ermişti. "Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin anlamı yok..."
Hataların tekrarlanmaması dileğimle...
Paylaşan: Efendi / Haziran 2010
Lovely Bones adlı bir film izledim. Çok çok beğendim. En önemlisi beni çok düşündürdü. Filmden alıntılar:
"Hayatın hiç ummadığı anda birden bire bitebilir."
"Kimse nerede öleceğini bilmiyor."
"Sen Cennet'ten dünyaya baksan, hangi davranışlarına mahcup olurdun?"
"Cennet hayal edebileceğimizden çok daha güzel bir yer."
Paylaşan: İnci / Haziran 2010
"Evren hologram plakası gibidir .zihin ise gölün görüntüsü gibi,gölün herhangi bir tarafına atılmış çakıl taşı gölün tamamını etkileyecektir.zihinde neler olup bittiği evrenin tamamını etkiler..” - Wheeler
Paylaşan: Atlantis / Mayıs 2010
O dedi ki; “Seni biriyle tanıştıracağım, o kadar seveceksin ki hep yanında olmasını, hayatında olmasını isteyeceksin. Zaten sen iyi anlaşırsın böyleleri ile onunla her konudan konuşursun, her şeyi paylaşabilirsin, belki karar verirsin de hayatını bile paylaşmak istersin, çok isterim güzel bir yuvan olsun, yeni ışıkların olsun. “
Kadın dikkatlice ve gülümseyerek dinliyordu, düşünülmek, kıymet verilmek hele ki iyi niyet ne güzel dedi içinden.
O devam ediyordu heyecanla; “Hem hem bak sen olgun olsun diyordun, bana destek olsun diyordun öyle biri o yaşı da büyük tam senin bana dediğin gibi işte”.
Kadın gülümsedi ve dedi ki; “Sen her şeyi boş ver ruhu büyük mü ruhu onu de bana…”
Paylaşan: Seichim / Mayıs 2010

Nereden Nereye...
Umudumu kaybettiğimde, hayallerimin peşinden gitmekte zorlandığımda, motivasyonumu kaybettiimde, kaldırabileceğimden çoğuna gittiğimde, atalete düştüğümde ve olumsuz pek çok anımda hızır gibi bir düşünce çıkarır beni aydınlığa... En büyük çınar da, sadece bir tohumdu...
Paylaşan: Yağmur / Nisan 2010

Yaşamı Sev Dedi...
Bu kadar kafam karışıkken, yaşamamı, yaşamamın anlamını sorgularken harika bir sözle beni kendime getirmeyi bilen ustama teşekkür ederim. "Yaşamı Sevin! İyi ve doğru şeyler yaptığımızda yaşamak öyle güzel ki..." Dostoyevski
Paylaşan: Arif / Nisan 2010

Özdemir Asaf'tan Kıvılcım...
"Ama ben en çok şeyi
En kısa zamanda sana söyledim...
Yalnız sana."
Paylaşan: Indra / Nisan 2010

Marlo Morgan'ın Bir Çift Yürek Kitabından...
"Arkadaşlarıma bize özgü yarışlardan birini tanımlayabilmek için bir sıraya dizilip hızla koşmaya başlamalarını önerdim. En hızlı koşanın kazanmış olacağını söyledim. Kabile halkı güzel, kara gözlerini kocaman açarak baktılar bana ve biri şöyle dedi:
- iyi ama bir kişi kazanırsa bütün ötekiler kaybetmiş olur. Bunun nesi eğlenceli ki? Oyunlar eğlenmek içindir. Neden insanları böyle bir deneyime tabi tutup, sonra da tek bir kişiyi gerçekten kazananın o olduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz? Bunu anlamak bizler için çok zor. Sizin insanlarınız bunu kabullenebiliyor mu?"
Paylaşan: Atlantis / Mart 2010

Ustama Yanıtını Beklemediğim Bir Soru Soruyorum...
"Her şeyin yok olduğunda ölümün kalır mı?"
Paylaşan: Arif / Mart 2010

Bir Tamircinin Duvarındaki Yazı...
"Eğer kişi bilmiyor ve bilmediğini biliyorsa, çocuktur. Öğret.
Eğer kişi biliyor ve bildiğini bilmiyorsa, uykudadır. Uyandır.
Eğer kişi bilmiyor ve bilmediğini bilmiyorsa, akılsızdır. Sakın.
Eğer kişi biliyor ve bildiğini biliyorsa, liderdir. Takip et."
Paylaşan: İnci / Mart 2010

Hikayelerin Hikayesi…
Bütün hikayaler uzun,
Bütün hikayeler karışık,
Bütün hikayeler kendine özel,
Bütün hikayalerin hikayesi var,
Bütün hikayeler en ilginç,
Bütün hikayeler en gizli,
Bütün hikayeler en komik,
Bütün hikayeler en üzücü,
Bütün hikayeler sır,
Asıl sır olan nedir bilir misin?
Bütün hikayeler aynı,
En olan; Sensin
Paylaşan: Seichim / Mart 2010
Hayatta beni ne heyecanlandırmakta diye kendime sorduğumda en heyecan duyduğum şeyin diğer insanların gelişimine katkı sağlamak amaçlı ufak dokunuşlarım olduğunu buldum. Küçük dokunuşlar büyük farklar yaratabiliyordu. Bunları izlemek, gelişimi gözlemek heyecanların en büyüğü...
Paylaşan: Işık / Mart 2010
Hayatın amacı, amacımızın yaşanması değil midir aslında?
Soran: Ayna / Mart 2010

Özdemir Asaf'ın Altıncı Gün Şiirine Ek...
"Benim söylemek için çırpındığım gecelerde,
Siz Yoktunuz."
Sen yoktu...
O yoktu...
Kimbilir
Belki de özünde; "biz" yoktuk!
Paylaşan: Efendi / Mart 2010
Eminim benzer soruları çok duymuştu. Ancak ben bu soruyu ilk kez soracaktım. "Benim kurtarıcım kim?" diye sordum.
Kocaman gözleriyle anlamlı anlamlı baktı ve Wilhelm Reich'in -Dinle Küçük Adam- kitabını okudun mu diye sordu. Okumamıştım. Aldım ve okudum. Yanıtlar çok önceden bizlerle paylaşılmış aslında...
"Senin tek kurtarıcın, yine sen kendin!"
Paylaşan: Yağmur / Mart 2010
İnsan yaşamı boyunca pek çok yüz ile karşılaşıyor. Mavi, yeşil, kahverengi gözleri, sarı, siyah, kızıl saçları, küçük, büyük burunu, esmer veya beyaz teni olan binlerce yüz görüyoruz.
İnsanın ruhuna hitap eden de ilk "bakışta" güzel bir yüz oluyor. Güzel bakışlar ise insanın yüzüne gerçek anlam katıyor…
Şunu fark etmiş oluyoruz; gördüğümüz onlarca güzel yüzü bugün çok net hatırlamayabiliyoruz. Silik bir kare olarak zihinlerimizde canlanıyor ve ilk gördüğümüz andaki heyecanı yaşamıyoruz. Ama güzel bir söz, güzel bir ağaca benziyor. Yıllar geçse de, o güzel sözü hatırladığımızda, hala meyvesini verebiliyor: sizi gülümsetiyor, o anı sanki şu anmış gibi yaşatabiliyor. Ağzımızdan çıkanın sadece güzel söz olması dileğiyle…
Paylaşan: İnci / Şubat 2010

Sevgi emek ister,
Emek yürek ister,
Yürek cesaret ister,
Cesaret sığacağı kadar büyük ruh ister...
Paylaşan: Seichim / Şubat 2010

Mevlana'dan...
Mevla’nın her şeydeki sırrı sabırdır... Acıya sabredersin adı metanet olur, insanlara sabredersin adı hoşgörü olur, dileğe sabredersin adı dua olur, duygulara sabredersin adı gözyaşı olur, özleme sabredersin adı hasret olur, sevgiye sabredersin adı aşk olur."
Paylaşan: Atlantis / Şubat 2010

İyi Bir Fikir...
İyi bir fikriniz mi var? O zaman neden birşeyler yapmıyorsunuz? Neden Bekliyorsunuz?
Soran: Ayna / Şubat 2010

Filmi Geri Sayın...
Eğitimlerinde kullandıkları bir uygulama imiş, Filmi Geri Sayın... Olduğu için kızıp homurdanmaktansa, adım adım nasıl ve neden olduğunu keşfedip olandan ders çıkartmak için kullanılan bir yöntem. Durdum, evet dedim. Filmimi geri sarmaya başladım...
Paylaşan: Arif / Şubat 2010

Bir Yolu Mutlaka Vardır...
Ustam öğretti. Her sorunun çözümünün, her insanla anlaşmanın, her işi yapmanın, herkesi sevmenin, herşeyi unutmanın ve hatırlamanın bir yolu mutlaka vardır. "Yol vardır, biz seçer miyiz? Esas soru bu..."
Paylaşan: Indra / Şubat 2010
Hadi gelin içimizdeki güzellikleri ortaya çıkaracak güzel insanları bulalım. Yeni yılın en önemli işi bu olsun...
Paylaşan: Yalnızlık / Şubat 2010
O dedi ki; "Seni biriyle tanıştıracağım, o kadar seveceksin ki hep yanında olmasını, hayatında olmasını isteyeceksin. Zaten sen iyi anlaşırsın böyleleri ile… Onunla her konudan konuşursun, her şeyi paylaşabilirsin, belki karar verirsin de hayatını bile paylaşmak istersin, çok isterim güzel bir yuvan olsun, yeni ışıkların olsun."
Kadın dikkatlice ve gülümseyerek dinliyordu, düşünülmek, kıymet verilmek hele ki iyi niyet ne güzel dedi içinden.
O devam ediyordu heyecanla; "Hem hem bak sen olgun olsun diyordun, bana destek olsun diyordun öyle biri o yaşı da büyük tam senin bana dediğin gibi işte."
Kadın gülümsedi ve dedi ki; "Sen her şeyi boş ver ruhu büyük mü ruhu onu de bana…"
Paylaşan: Seichim / Ocak 2010

Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından…
"Yaşasın papatyalar; canım papatyalar. Seviyorum sizleri. Sizler ki bütün kış, toprağın altında, yalnız bizi düşünürsünüz ve ilkbaharda hemen seriliverirsiniz ayaklarımızın altına. Canlarım benim. Seviyorum sizleri insan kardeşlerim. Durup dururken seviyorum işte. Sevip duruyorum. Kollarımı açıp bütün insanlığı kucaklıyorum. Papatyalar gibi sizi koparıp göğsümde tutmak istiyorum..."
Paylaşan: Atlantis / Ocak 2010

“En”lerden Gidersek Eğer…
En güzel teşekkür Sevgili Murat Hoca'dan…
“Bir insana yapılacak en büyük yardım dostluk çorbası pişirip önüne koymak ve sevgi tuzuyla ikram etmektir.” Bu sabah da karnımı doyurdun. Teşekkür ederim…
Paylaşan: Işık / Ocak 2010
Ulaştığınız yerlerin akıl almaz, etkilerinin tartışılmaz olmasını mı istiyorsanız bir an önce paylaşmaya başlayın… Deneyiminizi, bilginizi en önemlisi sevginizi paylaşın… Bunu yapamadınız mı, yapamaz mısınız? O zaman yapanların önünden çekilin:)
Paylaşan: Ayna / Ocak 2010

En Mükemmel İnsan...
En mükemmel insanın tarifini yapmak istedim. Çünkü artık kim olduğunu biliyorum. “En mükemmel insan, başkalarına en çok yararı dokunandır.”
Herkesin mükemmel insanı bulması dileğimle…
Paylaşan: Ayla / Ocak 2010

Yaratıcı Kişi...
Yaratıcı kişi kimdir sorusuna ustanın yanıtı: “Farklı yanıtlar için farklı sorular soran, farklı çözümler için problemlere farklı bakandır. Eğer birlikte çalıştığı kişiler bir problemi çözmekte zorlanıyorsa, kendini –belki yanlış problemi verdim ya da onlara yanlış soruyu sordum- diye sorgulayabilenlerdir yaratıcı kişiler…”
Paylaşan: Indra / Ocak 2010
Usta bir kitap önerir… Önsözü bile bizi yükseklere taşır…
Önsözünden alıntılar yapmak da bana düşer:
“Kişi kalbinde düşündüğü gibidir.” Davud Peygamber
“Büyük insanlar dünyayı düşüncelerin yönettiğini görenlerdir.” Emerson
“Akıl kendine ait bir yerdir ve orada cehennemi cennet veya cenneti cehennem yapabilir.” Milton
“İyi veya kötü diye bir şey yoktur, sadece düşünce onu öyle yapar” Shakespeare
Ustamıza teşekkür dileklerimizle…
Paylaşan: Yağmur / Ocak 2010

Çalınan bir saz olsun,
Gözlerin feri okunsun,
Yitik anılar gezinip dursun,
Korktuğum; bir mum ışığında
yüreğimde uçarısı,
gecelerin karası,
sızıların aynası
bir garip fırtına olsun...
Paylaşan: Duygu / Ocak 2010

Kelimelerin Anlam Yaratıcısı Bizleriz…
Karar vermek güçtür, uygulamak daha güçlü bir güçtür, akıl vermek güçtür, akıllı olmak daha büyük bir güçtür, nefes almak güçtür, nefes aldığının kıymetini bilmek daha büyük bir güçtür, sevgi güçtür, koşulsuz sevgiyi yaşamış olmak daha büyük bir güçtür, güç elde edilmesi güçtür, gücü güçlendirmek daha büyük bir güçtür.
Paylaşan: Seichim / Aralık 2009

Patrick Suskind’ın Güvercin’inden…
"Yürümek yatıştırır. Yürümede sağaltıcı bir güç vardır. Düzenli bir biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı... Bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu, ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa, büyüten, genişleten olaylardır."
Paylaşan: Atlantis / Aralık 2009

Madem Felsefe Dedik...
Aristo'nun mutluluk tanımını paylaşalım o zaman:)
"Mutluluk bir zihin zevki olmalıdır ve ona ancak, hakikatın peşinde koşarak ya da onu yakalayarak güvenebiliriz. Zihnin çalışması kendinden öte bir şeyi hedef tutmaz ve kendinde onu yeni işlere kışkırtacak zevki bulur. Kendi kendine yetme, bıkmama ve dinlenebilme imkanı açıkça bu uğraşa ait olduğuna göre, salt mutluluk bunda demektir."
Paylaşan: Işık / Aralık 2009

Felsefe...
Ustama sordum, “Şu aralar felsefe okuyorum, önerilerin var mı?” diye. “Var” dedi, “Mutlaka notlar tutmalısın…” Devam etti: “Not tutmak iyidir, felsefe okurken, felsefe yaparsın, düşüncen üzerine düşünürsün. Sonra vakti zamanında nasıl düşündüğünü görebilmek adına notların sana ışık tutar. Gençken ve felsefe okurken aldığım notlarla karşılaştım”. diyerek bir notunu aktardı. “Tümevarımla özü bulmalı, tümdengelimle kanıtlamalıyız-doğrulamalıyız.”
Paylaşan: Arif / Aralık 2009

Okuyordum ve harika bir cümleye rastladım, mutlaka paylaşmalıyım dedim…
“Yumuşaklık, öfke ateşini söndürür…”
Paylaşan: İnci / Aralık 2009

Ben bir mühendisim ve ona sordum; “İnsanları daha iyi anlamak için ne gerekir?”
Kocaman gülümsemesiyle, “İçinde aslında var olan ve sadece kullanılmayı bekleyen değerli hazinelerini ortaya çıkarman gerekir.” dedi. Ve hazinelerimi saydı: “İstek, Öğrenme Arzusu, Deneme Cesareti, Yaşama Sevinci…” Sustum, teşekkür ettim…
Paylaşan: Yalnızlık / Aralık 2009

O Zaman Anlarsın...
Güneşe doğru yürüyüp içinden geçebilirsen,
Aya doğru yürüyüp ucunda sallanabilirsen,
Yıldızlara yürüyüp en beğendiğini boynuna asabilirsen,
Her tarafı bembeyaz yapabilirsen bir anda,
Ve en tepeden seyredebilirsen tebessümle her olanı,
O zaman beni anlarsın…
Paylaşan: Seichim / Kasım 2009

Umberto Eco’nun “Güzelliğin Tarihi” Kitabından Alıntı…
"Işığın doğası öyledir ki, zarafeti diğer nesnelerde olduğu gibi sayıdan, ölçüden ya da ağırlıktan değil, görünüşünden oluşur. Dünyanın öteki parçalarını övgüye layık kılan ışığın ta kendisidir."
Paylaşan: Atlantis / Kasım 2009
İçimdeki iyi ve kötü savaşının ne zaman biteceğini sordum ustama. Ustam gülümsedi, “hep devam edecek” dedi ve devam etti: “Önemli olan savaşı hep iyinin kazanmasıdır. Binyıllardır meleklerin ve şeytanların savaş alanı olan yüreğimizde savaşın bitmesine değil iyinin kazanmasına odaklanmalıyız.”
Paylaşan: Indra / Kasım 2009

Paulo Coelho’nun “Şeytan ve Genç Kadın” Kitabının Son Sözü…
Her şey bir özdenetim sorunuydu. Ve insanın nasıl bir karar vereceği sorunu.
Başka bir şey değil…
Paylaşan: Efendi / Kasım 2009

En İlginç Hikayenin Başlangıcı…
İki kelimeyi bir araya getirip konuşamıyordu… Cümleler, kelimeler hatta harfler gözlerinin önünde, dudaklarının ucunda idi ama konuşamıyordu. Vaktiyle, “r” harflerini söyleyememeye başladığında bir uzmanla konuştuğunda uzman ona “Beynimizde her harf için bir ünite var, anlaşılan sizin ‘r’ üniteniz hasar görmüş” demişti. Acaba bu bilgi onu bir şekilde lanetleyerek psikolojik olarak diğer harflerin ünitelerinin de hasar görmüş, yanmış olacağını düşündürtüyordu. Yoksa adım adım konuşmaktan mı vazgeçiyordu? Durdu belli bir süre konuşmamaya karar verdi…
Paylaşan: Işık / Kasım 2009
Şu an hayatta olmayan çok sevdiğim bir âlim var. Bir gün onunla ilgili bir haber yayılmış etrafa. Hemen eşi dostu koşmuşlar, "Bu habere karşı bir şey yapalım mı, hakkımızı adalet, hukukla arayalım mı" diye sormuşlar. Kendisinin cevabı kısa ve net olmuş: "Bırakın zaman tekzip etsin"
İnsanlar sürekli kendilerini, kendi nefislerini temize çıkarmaya çalışırlar. Cümleler hep "ben" ile başlar: "Ben yapmadım, benim hatam değildi, bana iftira atıldı, benim bir alakam yok, ben yapmaz mıydım, ben… ben..." diye uzayıp giden açıklamalar. Aslında gerçekten siz yapmadıysanız, sizin hatanız değilse ve size yönelik bir iftira ise, mutlaka ve mutlaka ortaya çıkar. "Zaman zaten tekzip eder". İnsana düşen ise sadece sabır, sükûnet ve güvendir.
Paylaşan: İnci / Kasım 2009
Hepimiz yıldızlardan, aydan, güneşten ve diğer her ne var ise hepsi ile aynı kumaştan yapılmıştık. Bunu anlamamız biraz zaman alıyordu. Bazılarımıza göre dünya zamanı, bazılarımıza göre de zamansız zamandı ölçü. Bilmeliydik ki inancımız, inanmama olasılığını aklımıza bile getirmediğimiz için tam bir inançtı ve “sadece iste” haliyle hayatımızdaydı. İstek dediğimiz kavram ise, gerçekleşmeme ihtimalini aklımızın hiç bir hücresinden geçirmediğimiz için gerçekleşiyor idi. Bu sebeple ateşin üstünde çıplak ayaklarla yürürken acı çeken ruhumuz değil bedenimiz idi. Ve sırf bu yüzden ruhumuz kapının diğer tarafına öylece geçerken bedenimizi geçirmenin esas olduğuna inandığımız için bu tarafta kalıyor ve bir de bunun üstüne arada kapı olduğunu sanıyorduk gerçekten ve yine böylece bu tarafta kalıyorduk. Şeffaf değildik bu titreşim seviyesinde, en azından üstümüzde öylece geçip gitmesi yerine tuttuklarımızla katı kalıyorduk şimdilik.
Paylaşan: Seichim / Ekim 2009
“İyi ki”lerimiz, “keşke”lerimizden çok olduğunda iç huzuru bulacağız diyerek yoluna devam etti…
Paylaşan: Arif / Ekim 2009

Işık nerede? Nerden geliyor bu parlaklık?
Ben biliyorum ışık önce içimizde, sonra yakınımızda ve çevremizde... Gözümüzün görebildiği, kalbimizin attığı her yerde... Hissedebildiğimiz her anda... Huzura ihtiyacımız olduğunda, korkusuzca adım atarken...
Işık, sevgide, sevilenin gözlerinde...
Paylaşan: Atlantis / Ekim 2009

Kim bir kapıyı çalmıştır da, o kapı açılmamıştır?
Kim aramış da, bulamamıştır?
Kim istemiştir de, verilmemiştir?
Yeter ki kapıyı çalın, açılacaktır. Arayın, bulacaksınız. İsteyin verilecektir...
Paylaşan: İnci / Ekim 2009

Stuart Avery Gold’un Kitabı Ping’den Bir Alıntı…
İnan ve Sıçra… “Yapılacak en anlamlı yolculuk kişinin iç dünyasına yapacağı yolculuktur.”
Paylaşan: Işık / Ekim 2009

Uçurtmalar yaptım sevda renginde
Uçurdum göklerde, geceyle el ele
Çocuktum ben eskiden, oynayan mavilerde
Şimdi gecelerdeyim bulutlu gözlerimle…
Paylaşan: Duygu / Ekim 2009

Murathan Mungan’dan...
Bir akşamüstü yanımızda kimsecikler olmaz; ya da olması gerekenler yanımızdakiler değildir…
Paylaşan: Yalnızlık / Ekim 2009
Çok beğeniyorum “kısa kısa” yı, okudukça okuyasım geliyor, hep devam etsin istiyorum, bazen gülümsüyorum okurken bazen de hımmm diyorum. Dediklerinizi anlıyorum, dediklerim anlaşılıyor, mutlu oluyorum, herkes anlaşılmak ister, kendini anlatmak için zorlanmamak, hırpalanmamak ister, herkes anlatmak, sevilmek, ilgi ve şefkat görmek ister. İstemem diyenler belki de ve bazen aslında en çok ister. Bizim gibiler bilir ki verdiğimiz kadar alırız, ondandır hayata bakışımızın herkese göz kırpışı.
Sizleri okumayı o kadar sevdim ki, herkesin yazısını okurken sesini de beraberinde eşlik ediyor bana. Okuduktan sonra üstüne düşündüğüm durumları seviyorum, kurduğum bağlantıları, sonra onları takip edişimi seviyorum. Ve bunlara sebep olan her şeyi seviyorum. Hayatta böyle geliyor bana, sebep olan her şeyi izlemeyi, yükseldikçe saklı, aynı zamanda ortada olan köşelerdekileri bulmayı seviyorum. Bulunca “yaşasın !” diye bağırmayı, zıplayıp boynuna sarılıp yanağına konmayı seviyorum. Kısaca; seviyorum:)
Paylaşan: Seichim / Ekim 2009
İnsanların gönlünü almanın/ beğeni kazanmanın/ jest yapmanın para kazanmaktan daha önemli olduğunu faaliyette gösterenlere saygıyla...
Paylaşan: Tuğçe / Ekim 2009
Michelangelo der ki: “İnsanlar, benim ustalığımı elde etmek için ne kadar sıkı çalıştığımı bilseler, onun o kadar hayret edilecek bir şey olmadığını anlarlardı.”
Paylaşan: Baba / Ekim 2009

Rüya
Rüyanızda çok güzel bir ilkbahar gününde bir ırmak kenarında olduğunuzu düşünün. Esen rüzgârdan ferahlatıcı bir serinlik, ırmağın hoşa giden sesi ve birbirinden güzel çiçekler… Bu güzelliklerin yanında da, sevdiğiniz bir arkadaşınızlasınız. Tam bu sırada gözlerinizi açtınız ve rüyada olduğunuzu anladınız! Bir anda her şeyin kaybolup gittiğini fark ettiniz…
Şimdi bir de, aynı şeyleri uyandıktan sonra gerçekleştirdiğinizi düşünün. İki olayı da yaşadıktan sonra, tercih edeceğiniz uyandıktan sonra yaşadığınız olacaktır. Çünkü her şey daha net, daha güzel ve daha süreklidir. Ayrıca, rüyada yapılanların rüyada kalır. Hiç kimse rüyasında kaybettikleri için üzülmez. İnsan rüyasında, yaptıklarından ne kadar çok eğlense de, bu ona hiçbir zaman uyanıkken yaptıkları kadar zevk vermez. Aslında hayatımızda tıpkı rüya gibidir. Kendi filminizi 3 boyutlu olarak izlersiniz ve her filmin sonu olduğu gibi, filminizde biter. O zaman tıpkı rüyada kaybettiklerinize üzülmediğiniz gibi, yaşamanızda da kaybettiklerinize üzülmemeniz gerekir. Kaybettiklerinize bir süre sonra baktığınızda, birçok güzellik görürsünüz. Hatta o anı aklınızda canlandırmanızla, rüyanızı hatırlamaya çalışmanız arasında bir fark olmaz. Hepsi "hayal"dedir. Hayal dünyasındaki filminizde gerçek sevgiyi ve paha biçilmez dostluğu bulmanız dileğiyle, sadece üzülmeyiniz, sevinip şımarmayınız.
Paylaşan: İnci / Ekim 2009
“Bana nasıl davranmaları gerektiğini insanlara ben öğretiyorum.” dedi. “Sen, sana nasıl davranıyorlarsa onlarla başa çıkmaya çalışıyorsun.” Ya siz ne yapıyorsunuz?
Soran: Ayna / Ekim 2009

Hey dost, kırılgan gelme üstüme
Bir garip yolcuyum âşık şehrine
Yollar bana uzak, tuzak gelse de
Yürürüm, gözlerim gece renginde…
Paylaşan: Duygu / Ekim 2009
Evrende herkese her şeye yer vardır, evren boşlukları sevmez... Öyleyse bu itişip kakışmak niye?
Soran: Atlantis / Ekim 2009

Harikayım Demenin Gücü...
Felaket tellalcıları, olumsuz insanlar, kaprisliler, kendine güvenmeyen insan adayları ve geri gelmeyecek geçmişe sarılmışlar, beni ve kendinden olmayanları bir çemberin içine hapsetmeye çalışıyordu. Pek çok kişi bu çemberi yarıp çıkmanın boşuna olduğunu düşünüyordu. Ben farklı düşünüyordum. Durdum. Düşündüm. Tek bir kelime kullanacaktım ve çemberden çıkabilecektim. Vücudumu dikleştirdim, gözlerinin içine baktım ve “Harikayım” dedim…
Paylaşan: Işık / Ekim 2009
Her şeyin elinden alındığını düşünüyordu. Yapabileceği hiçbir şey kalmamış gibiydi sanki. Mutsuzdu, huzursuzdu. Ne yapacağını bilmez gibiydi. “Her şeyimi kaybettim.” diye arkadaşına anlatıyordu durumunu. Arkadaşı çok uzun zaman önceye gitti bir an. Bir konuşmasını hatırladı. Eskilerden kalma olmasına rağmen ne zaman, nerede, kiminle ve neden yapıldığını çok iyi bir konuşmaydı. Şu andaki haline onu dönüştüren konuşmaya hep başvurmuştu çünkü. Arkadaşının gözlerine baktı. “Her şeyimizi kaybetmiş olabiliriz. Tüm özgürlüklerimiz kısıtlanmış olabilir. Hangi koşullar altında olursak olalım her zaman sahip olduğumuz tutumumuzu seçme özgürlüğümüzdür.” “Tutumunu seç ve ona sahip ol! Bu aslında senin en büyük özgürlüğün, en önemli sorumluluğun ve her zaman sahip olabileceğin tek şeydir…”
Kendi hikâyelerini paylaşan ustalara saygıyla…
Paylaşan: Efendi / Ekim 2009
Kendimizde beğenmediğimiz özellikler, beğendiğimiz özellikleri kat kat geçerse, olgunlaştık demektir...
Soran: İnci / Eylül 2009
"Bunun olacağını biliyorum" mu daha güçlü bir ifadedir? Yoksa "Bunun olacağına inanıyorum" ifadesi mi?
Soran: Ayna / Eylül 2009

Hazır mısın? diye sordu ses, Hazır olmak ne demek?
Karar vermeye? Kendine verdiğin sözleri tutmaya? Kendinle yüzleşmeye? Kendini duymaya? Soracağım sorulara? Kendine soracağın sorulara? Duyacaklarına? Göreceklerine? Görmediğin zaman bile inanman gerekenlere? Aynaya bakmaya? Güvenmeye? Kendini teslim etme ile kendin olma arasında ki ince çizgiye? İçinde sessiz kalanları seslendirmeye? Kabul etmeye? Araştırmaya? Bulmaya? Buldukça bulmaya? Olmaya?
Tüm bunlara hazır mısın? Hazır olmaya hazır mısın?
Paylaşan: Seichim / Eylül 2009

Gözlerimde gökkuşağı,
Avuçlarım gökyüzünde.
Islanmaksa yaratılış,
Sırılsıklam bahçelerde.
Gökyüzünden aşk çiseler
Nefsimdeki kara resme...
Paylaşan: Duygu / Eylül 2009
Her şeyin bir nedeni vardır. Eğer çok sıkıntılıysak, başımıza bir şey gelmişse, üzülüp hırpalanmış kısacası tüm olumsuzluklar bizi buluyormuş gibi hissediyorsak, “Vardır bir nedeni” Şimdi göremiyorsak da kısa bir süre sonra anlayabiliriz ve anladığımızda yaşadığımız olayın bizim için daha olumlu olduğunu fark ederiz. İşin sırrı, farkında olmakta...
Paylaşan: Atlantis / Eylül 2009

Dost...
Dost kimdir diye sordum ustama. Uzaklara baktı. Gözleri doldu bence. "Sessiz çığlıklarını duyabilenler senin dostundur." dedi...
Paylaşan: Arif / Eylül 2009

Birinin Işığı Olabilmek...
En çaresiz anda, en kararsız zamanda, en umutsuz durumda birinin ışığı olabilmek hayattaki en büyük mutluluk değil midir aslında?
Soran: Ayna / Eylül 2009
Hayatımdaki gizli özneyi keşfetmem zamanımı almıştı. Bulunca her şey bambaşka bir hal aldı. Hayatımdaki gizli özne "O" idi...
Paylaşan: Işık / Eylül 2009

Çilek...
Çilek, gerçekten görüntüsü ve tadıyla çok özel bir meyvedir. Çileğin üzerindeki motifler, milim milim ölçülerek işlenmiş gibidir. Yemyeşil yapraklar arasında ise, gözlerimize büyük bir görsel şov sunar. Kapkara toprakta yetişen bir meyve, işte böylesine güzel ve çarpıcı renk ile kokuya sahip olur.
Çilek, C vitamini içerir ve antioksidan oranı yüksektir. Çilek sadece kansere karşı koruyucu ve ilerlemesini önleyici özellikler içermez, ayrıca çocuk felci, ağız ve deri yaralarını oluşturan bazı virüsler için öldürücü etki taşır. Ayrıca ciltteki sivilce ve akneleri iyileştirir. Romatizma ve gut hastalığı ağrılarını azaltır. Çilek vücuda kuvvet verir, kolesterolü düşürür ve damar tıkanıklığını önler. Hatta nezleye bile iyi gelir. Manavlarda gördüğümüz o rengârenk meyvelerden birisi olan çileğin özellikleri uzar gider…
Sanırım en sevilen çilekte pudra şekeri serpilendir. Aslında meyveleri sadece yemeyelim, üzerlerinde de düşünelim. Sıra şimdi sizde...
Paylaşan: İnci / Eylül 2009

Dostlarla yürümek yolları kısaltırmış…
Ustam bana dedi ki: “Kullandığın kelimeleri bil, kelimelerin ötesine geç”
Kelimelerle ilgili ilk deneyimimi paylaşmak isterim.
Dost: Sevilen ve güvenilen yakın arkadaş
Yürümek: Adım atarak ilerlemek
Yol: Karada, havada, suda bir yerden bir yere gitmek için aşılan uzaklık
Kısaltmak: Uzunluğu gidermek, kısa duruma getirmek
Yolumu seçtim, dostumu seçtim, şimdi yapmamız gereken adım adım uzakları yakın etmek…
Paylaşan: Indra / Eylül 2009

Büyük Düşünmek Bile Bir Adımla Başlar...
Ben hep günü düşünürken, siz haftayı düşündünüz.
Daha büyük düşünmem gerekecek. Büyük düşündürtenlere teşekkür ederim.
Paylaşan: Alper / Eylül 2009
Bir önceki günü mucizelerle ilgili okuyarak, mucizelerle ilgili düşünerek ve yazarak geçirmişti... Yatmadan önce dallarını yere sarkıtmış, yaz sıcağında susuz kalmış çiçeği fark etti, hemen suyu aldı, yavaşça döktü toprağına, "düzelirsin yarına" dedi. Sabah uyandı, çiçeğin yanından geçerken dallarını açmış heybetlice "ben buradayım" der gibi ona baktığını fark etti. Ve mutlu oldu, çünkü mucize ona gelmişti. Ölüyormuşçasına duran solgun çiçeğin bir anda canlanması ve ona su ile can vermek... Mucizeydi...
Mucizeler her yerde, güzel bakan herkesin hemen yanında... Mucizeleri görebilmeniz dileğiyle.
Paylaşan: Atlantis / Eylül 2009

Lao Tzu der ki: “Bilenler konuşmuyor, konuşanlar bilmiyor.”
Bunu sevgiyle yorumlayalım. Sevenler konuşmuyor, konuşanlar sevmiyor. İçten, derin ve sessiz sevenler var. Bir de sürekli seni seviyorum diyenler var... “Seni seviyorum” cümlesinin altını gerçekten doldurarak söyleyen kaç kişi var aramızda? Siz birbirini gerçekten sevenlerin birbirine “seni uzun seviyorum” dediğini biliyor muydunuz? Siz kendi sevginizi nasıl ifade edersiniz? …
Soran: Ayna / Eylül 2009

Niye hızlı ve yanlış kararlar veriyoruz diye ustasına sordu.
“Düşünmek zordur. O yüzden genellikle insanlar tek karar verir. Hızlıca verir o kararı ki düşünmenin yorgunluğundan bir an önce kurtulabilsin… Hâlbuki bir seçim için önümüzde sonsuz seçenekler vardır. Her bir kararın ardında da sınırsız açılımlar vardır. Ancak bunları düşünmek ve hesaplamak, geleceği planlamak zordur. İnsanlar kolayı seçer, kolayı sever. Oysaki zirveler zorlu yollar sonundadır, oysaki gerçek mutluluk zoru başarabilmekte gizlidir.”
Paylaşan: Efendi / Eylül 2009

Uzak, dingin bir yaşamdan geliyorum.
Esir düştüm bulutlara, kelebeğin kanadına…
Tebessümün dinletisi asırlardır kulağımda
Uçuş bir varış benim diyarımda…
Uzak bir kente kaçış
Gökyüzünden indirdiğim
Mutluluklarımla barış…
Paylaşan: Duygu / Eylül 2009

Formül Paylaşımı…
“Her yerde olmak, her şeye yetişmek nasıl olur”un formülünü paylaşma zamanıdır şimdi.
Değer veriyorsanız, seviyorsanız ve de tabi ki istiyorsanız her yerde olabilir ve herkese + her şeye yetişebilirsiniz. Zaman yönetimi + istek yönetimi bu işin formülüdür.
Paylaşan: Işık / Ağustos 2009

Yazılı Düşünüyorum…
Sizlere sevmediğim özellikleri bir çırpıda sayabilirim; yalan, saygısızlık, haset, ikiyüzlülük, dedikodu, tutarsız davranışlar, taktikler ve çıkarlar üzerine kurulu sözde dostluklar...
Sevdiğim özellikleri eklemek isterim; dürüstlük, samimiyet, neşe, akıl, güzel konuşabilmek, ince düşünceler, minik sürprizler ve gerçek tutarlı sevgi…
Sevmediğim özellikler de, sevdiklerim de, bu yazıyı okuyan herkesin ortak düşünceleridir diyebilirim…
Ama bir soru da sormak isterim: önce "kendime", sonra sizin adınıza "sizlere"; bizlerde hangisi ne oranda mevcut?
Paylaşan: İnci / Ağustos 2009

Güç ile Etki…
“Güç sende olandır. Etki karşı tarafa yansıyandır. Gücünü doğru kullanabilirsen etki yaratabilirsin. Ancak, hep aklında olsun, eğer gücünü kontrol edemezsen ya da gücünü yanlış kullanırsan sadece kendini etkilemeye başlarsın. Unutma ki büyülü güçler her zaman kendi kendini büyüleme tehlikesi içindedir.”
Ustamın kelimeleriyle, ustama saygıyla…
Paylaşan: Arif / Ağustos 2009
Bir mucize olsun diyordu, bir mucize; küçük bir işaret... En sevdiği şarkı çalıyordu tesadüfen, duruma dikkat çeker gibi: “ Bir mucize bekliyorsan gerçekten ihtiyacın olmalı...” İhtiyacımız olduğunda mucizeler bizim için hep ordadır...
Paylaşan: Atlantis / Ağustos 2009

Yok Olmak Aslında Var Olmaktır...
Size çok öte bir şey anlatmak isterim, o kadar öte ki sayılarla sınırlı değil. Anı yaşamak deriz, derler, denilir, ondan öte bir şey “orada olmak, o an olmak”. Ne demektir bilir misiniz? Kelimelerin yettiğince anlatacağım. O anda olmak, zaman içinde zamansızlık, düşüncenin izlenmesi, yavaşlatılması ve durdurulması, yok düşünce. Gerçek doğamızı bilinene tüm rakamları aştığımızda, zamanın ve mekânın önüne geçtiğimizde yaşayabileceğiz. Önce farkında olmak, sonra tanımak, tanımlamak, kabul etmek ve ötesine geçmek…
Paylaşan: Seichim / Ağustos 2009

Tehlikeli İnsanlar...
O anlattıkça anlıyorum… Etrafımız çok tehlikeli insanlarla çevrilmiş durumda. Kim mi onlar? Kendilerini tanıdıklarını sananlar… Her şeyi bildiklerini sananlar… Kestirip atanlar… Dinlemeyenler… İyilikten korkanlar… Peki, ne yapmalıyım diye soruyorum. Ustam yanıtlıyor:
"Kendini bilmelisin, her gün kendinle ilgili yeni keşiflerin oluyordur bunların farkında olmalısın. Ben her şeyi biliyorum yerine, her gün öğreniyorum diyebilirsin, öğrenme sınırsızdır. Hislerimiz önemlidir, bazılarına göre erken anlayabilir, erken çözümleyebiliriz karşımızdakini. Ancak kestirip atmak önyargıyı kesin yargı haline getirmektir. Anlamak, görünendeki görünmeyeni görmek karşımızdaki ile iletişimin devamı için şarttır; beceriksiz ve korkanlar kestirip atar. Dinlenilmek bizim elimizdedir. Sen dinlenilebilecek konularla donanmışsan, merak uyandıran, ilgi çekici bir üsluba sahipsen mutlaka dinlenirsin. İyilik yapmayı koşulsuza çevir. Nedenlerle iyilik yapmak küçük insanların işidir. Sen, sen olduğun için iyilik yapanlardan olmalısın."
Tehlikeli insanları değiştirmek için ne yapabiliriz sorumun yanıtını ararken ben neler yapmalıyım yanıt olarak verildi bana. Evet, bu daha önce bana öğretilmişti; “İnsanların doğru olmasını istiyorsan, sen doğru ol, örnek olmayı bil. Doğru zaman, doğru yer ve doğru kişi bir araya geldiğinde karşımızdaki de doğru işi yapacaktır.”
Ustama teşekkür dileklerimle…
Paylaşan: Indra / Ağustos 2009

Yer Ver…
Yüreğindeki aşinalık dağları aşsa da
Sen yine yer ver en güzel kıyılara
Yer ver martılara, serçelere
Yer ver gizeminin ufkuna
Götürecek seni yer verdiğin dağlar;
Götürecek ufaklığın yüreğine
Sezeceksin sonunda, göreceksin
Sezgisiz geçen her saat, her saniye yalanmış...
Paylaşan: Duygu / Ağustos 2009

Kararlı Olmak...
Güçlü bir karakterin en belirgin özelliklerinden biri, kişinin son derece kararlı oluşudur. Kişi hiçbir zaman şevkini ve heyecanını yitirmez. Dolayısıyla hiçbir zorluk onu yolundan döndüremez. Zorlukların yanı sıra, ele geçen iyi imkânların da insan üzerinde gevşetici etkisi vardır. Dolayısıyla lüks, ihtişam, para, iktidar gibi ellerine ne kadar iyi imkânlar geçerse geçsin, bu kararlılıklarını bozup gevşek bir yapıya bürünmelerine de sebep olmaz. Kişi zorlukta ve kolaylıkta da dengeli bir tavır sergiler. Ne küsüp ümitsizliğe kapılır, ne de şımararak kendini üstün görür. Çünkü kimse yarın ne kazanacağını da, ne kaybedeceğini de bilemez. Sadece kararlı olup, dürüst, doğru ve titiz çalışıp, hedeflerine doğru gayret etmesidir. Yani, ciddi bir çaba göstermek, gevşeklik göstermemek, aşırılıklardan ve taşkınlıklardan kaçınmak, kişinin kararlılık ve istikrarının göstergeleridir.
Her gün bir hedef belirlemek ve o hedefe ulaşabilmek için kararlı olmak ve sonunda başarmak dileğiyle…
Paylaşan: İnci / Ağustos 2009
Ustam bir gün demişti ki "bana nasılsın diye soranlara HARİKAYIM dediğimde çok şaşırıyor ve birçokları bozuluyor" ve şimdi anlıyorum ustamı… Her gün sorulan o klasik "nasılsın?" sorusunun klasik cevabı olan "idare eder"i kullanmayıp, "süper, harika, fantastik" dediğimde karşı tarafın 180 derece dönen gözlerinin içindeki şaşkınlık gerçekten çok eğlenceli :)
Harikayım, süperim, muhteşemim, fantastik'im çünkü uyandım ve yürüyorum, ustamla, bir sürü güzel varlıkla, kendimle el ele yürüyorum.
Bu kadar basit... Uyandım ve yürüyorum. Harika olmak için uyanmak yeterli, hadiiiii uyanınnnnnn !!!!!!!
Paylaşan: Güneş Kadın / Ağustos 2009

Bitkiler...
Bitkilere dikkat ettiniz mi hiç? Muhteşem yeşilliklere, renklerin her tonunu içinde barındıranlara? Hani “aman canım sadece bir çiçek, duruyor işte öyle süs mahiyetinde...” sözlerini duyduklarında azimle yaşamaya devam edenlere... Bugünlerde yeni bir şey var hayatımda, bitkileri seviyorum. Onları her gördüğümde konuşuyorum. Beni görünce seviniyorlar sanki anlıyorlar beni biliyorum, tıpkı bir insan gibi. Canlı çünkü onlar bizim gibi. Küçüklüğümden beri bize benzetirdim; bizim gibi bir araya gelirler, konuşurlar, şakalaşırlar, işte insan gibi davranırlar derdim... Hayat karmaşasında ihmal ettiğimi hissettiğim bir anda kendilerini hatırlattılar. Moda deyimle: “Şaka gibi değil mi?” Evet bir, şaka hem de en çok mutlu edeninden:)
Paylaşan: Atlantis / Ağustos 2009

1996'dan Bir Esinti...
Hep sana beyaz güvercin dediler barış...
Ben kuzgun bir karga olmanı dilerdim...
Yok edilirken tüm beyazlıklar yaşamımızdan
Seni görüp öldürmesin diye karanlık bir el...
Paylaşan: Bragi / Ağustos 2009

Sıra gelecek yağmurlara, kaybolacaksın bir kum tanesinde
Sonra yollar esecek sıcaklığınca yağmurun
Kuş olacaksın bir çöl pençesinde…
Paylaşan: Duygu / Ağustos 2009

Ustam öğretti bana: “Kötü insan diye bir şey yoktur.”
“Sadece iyi olmama halleri vardır insanların.”
Paylaşan: Indra / Ağustos 2009

Usta İle Tanışma...
Cankız bana Usta ile nasıl tanıştığımı sordu… Cankız’a yanıtımı sizinle de paylaşmak istedim. Bir gün hiç de istemeyerek gittiğim bir arkadaş toplantısında bir köşede insanları güldüren birisini gördüm. O da rahat rahat gülüyordu. Arkadaşıma sorduğumda kimdir diye, arkadaşım gülerek o bir “ufuk açıcısı” dedi. Kendi mi seçmiş bu havalı ismi diye düşünürken arkadaşım, “biz öyle diyoruz” dedi. O biraz daha farklı tanıtıyor kendini diye devam etti. Tanışmak için yaklaşırken onun söylediklerinden duyduklarımı yazmak isterim: “Amon Parrish'in dediği gibi: "Alışkanlık, anahtarı kaybolmuş bir kelepçedir." Bazen kelepçenin anahtarını sen bulursun, bazen başka biri bulur verir sana... Anahtar sendeyken de açmak ya da açmamak senin elindedir.” Onunla tanışmak gerek ve onu yaşamayı bilmek gerek…
Paylaşan: Efendi / Ağustos 2009

Temizlik...
İsmi bile ne kadar insanın içini açıyor değil mi? Temizlik, insanların ruhlarına ve yaratılışlarına en uygun olan davranış şeklidir. Bu nedenle, bir yandan da çok büyük bir zevk ve rahatlık verir. Temizlik öncelikle ruhta yaşanır. Yanlış olan tüm ahlak özelliklerinden, mantık örgülerinden ve yaşam tarzından tam anlamıyla uzaklaşıp arınmak, kişiye manevi bir temizlik sağlar. Ruhtaki temizlik akılda meydana gelen berraklık ile kendini gösterir. Bu da doğal olarak insanın bedenine ve yaşadığı ortamlara yansır. Size temizlik konusunda ufak inceliklerden bahsetmek isterim. Mesela,
- Evde veya ofiste toz alırken, eşyanın çevresini gezinmezler, eşyayı da kaldırıp altını temizler.
- Asla temizlik için Pazar’ı beklemezler ve ertesi güne dahi ertelenmezler.
- Düzensizliğin ve dağınıklığın rahatsızlık vermesi normaldir. Endişelenmeyin, sadece temizleyin.
- Kıyafetlerini her gün değiştirirler ve kıyafetlerinin temiz olmasına gayret ederler.
- Üşenmeden her gün sabah akşam banyo yaparlar. “Hastalanınca yıkanılmaz” sözüne asla inanmazlar.
- Ufak şişelerde paketlenmiş o güzelim kokular hoşlarına gider. Ya sabunlar, şampuanlar, kremler? Hepsi dükkânlarda bizim için var. Ne büyük mutluluk!
- Evyeye tabak çanak koymazlar.
- Yeşillikleri ise sirkeli suda bekletirler.
- Makarnayı musluk suyu ile soğutmazlar. Adı üstünde musluk suyu.
- Odalarını sık sık havalandırırlar.
- Banyolarında oda kokuları hazırdır.
Ama en önemlisi bunları keyif ile yapabilmektir. Çünkü tüm bu temizlik gayretleri yalnızca bedenimize değil, ruhumuza da bir spor mahiyetindedir. Ve ayrıca kim sevmez ki ışıl ışıl olmayı ve ışıl ışıl ortamda yaşamayı?
Paylaşan: İnci / Ağustos 2009
Hayata "ufff" dersen o da sana "ufffff" demeye başlıyor. Bilginize...
Paylaşan: Işık / Ağustos 2009

Tebessüm, süzülen bir ışık karanlıkta
Uçuşum sallanışımdır, gözlerindeki salıncakta…
Paylaşan: Duygu / Ağustos 2009
Hayallerin gerçekleştiğine inanmazsanız nasıl gerçekleşecek? Kendinize inanmazsanız nasıl başaracaksınız? Sevgiye inanmazsanız nasıl sevileceksiniz? Mucizeye inanmazsanız nasıl gerçekleştireceksiniz? İnanmaya inanmazsanız nasıl var olduk ve varlığınızı devam ettireceksiniz? Güzel olan her şeyde imzanız, geçtiğiniz her yerde kokunuz olsun.
Paylaşan: Seichim / Ağustos 2009

Yıl 1991...
Aydınlık uykusundan
uyandı…
Ve gözlerini
gerçek hayallere açtı…
Paylaşan: Bragi / Temmuz 2009
Mutlu anların listesini yapıyordu gece yastığa başını koyduğunda. “Bi’ düşüneyim” dedi kendine: “Bu sabah da değer verdiklerim yanımda uyandım, güneşi görebildim, değerlerimle birlikte oldum, gülümsedim, kahkahalarla güldüm, denizi gördüm hani şu kocaman mavilik bizi bizden alan bakmaya doyulmayan, çiçekleri gördüm sakince selamladılar beni ve eve döndüm. Şuandayım. Şu an yaşadığımın farkındayım. Tüm gün olduğu gibi hissediyorum, yaşam enerjisini. Ve şükrediyorum, bugün de benimleydi diye...”
Paylaşan: Atlantis / Temmuz 2009

Pervasız...
Biraz acıklı, biraz hükümsüz
Sürdürmeye zorlandığımız yaşam; sevdasız
Uçan kuştan daha çok pervasız
Bir öyle bir böyle oluyor insan; manasız
Paylaşan: Duygu / Temmuz 2009

Öpücüklerden İnsan Yapanlara İthaf Edilmiştir...
Paul Eluard’ın en güzel şiiri: Asıl Adalet
İnsanlarda tek sıcak kanun
üzümden şarap yapmaları
kömürden ateş yapmaları
öpücüklerden insan yapmalarıdır
İnsanlarda tek zorlu kanun
savaşlarda yoksulluğa karşı
kendilerini ayakta tutmaları
ölüme karşı yaşamalarıdır
İnsanlarda tek güzel kanun
suyu ışık yapmaları
düşü gerçek yapmaları
düşmanı kardeş yapmalarıdır
Hep var olan kanunlardır bunlar
bir çocuğun tâ yüreğinden başlar
yayılır, genişler, uzar gider
tâ akla kadar…
Paylaşan: Efendi / Temmuz 2009
Yaratıcılığın emekle yoğrulması sanatı oluşturur.
Paylaşan: Baba / Temmuz 2009

Soru Sormak Gerek...
Durdu, düşündü. Usta yaklaşımını gözünün önüne getirdi. Sakince soru sorması gerektiğini biliyordu. Soru sor, düşündür yaklaşımını ustası ona öğretmişti. Hatta bir gün ustası ona öyle bir soru sormuştu ki tüm sorularının yanıtını o soruyu yanıtlarken bulmuştu. Ustanın sorusu şöyleydi: “Anlaştığınız tek noktanın anlaşamadığınız olduğunu mu düşünüyorsun?” Bu kadar net ve açık olabilir miydi bir sor??? Örnek aldığı başka bir ustası da şunu sormuştu: “Başkaları mutlu diye mutsuz olan insanlardan yani diğerlerinden yani zavallılardan olduğunu düşünmüyorum senin. Yanılmıyorum di mi?” Evet, onun da soru sormaya artık başlaması gerekiyordu… Durdu, düşünmeye devam etti…
Paylaşan: Indra / Temmuz 2009

Krzysztof Kieslowski Yaklaşımı…
“Ne ironidir ki, aynı küçük daireler içerisinde dönüp duruyoruz. Belki yalnızca çaplar farklı. Belki yüzler farklı. Bu daireler arasında kendime yer bulmak istiyorum ve kendimi bu daireler içerisinde dönerken buluyorum. Farkım bu dönüşleri yansıtmaya çalışmak…”
Paylaşan: Işık / Temmuz 2009
Hani sen seninle ilgili konuştuğumu düşündün ya… Ben kendimle konuşuyordum…
Paylaşan: Arif / Temmuz 2009
Bugünlerde herkes en çok kendini anlatıyor, bitmek bilmez ego sözleri havada uçuşuyor, ancak bir hatası dile getirildiğinde “Sen” ile başlıyorlar söze... Sizce de her cümleye “Ben x’im, ben y’yim hatta bütün her şeyi ben yaparım” derken, sizde aklınızdan “Sen neymişsin be abi?”—mfö—diye geçirirken, ufacık bir hatada “sen” demeleri konusunda bir şeyler yapmak gerekmiyor mu?
Hadi işe kendimizden başlayalım, ben cümleleri güzel, yerinde güzel, egolarımız çok ortaya çıkınca durmamız gerektiğini fark edelim ve hatalarda da “Ben” diyebilelim, karşımızdakini suçlamak yerine...
Paylaşan: Atlantis / Temmuz 2009

Kendini Aşmak…
Kendimi aşmışım… Dün akşam fark ettim. Günlüğümde daha önce yazdıklarıma bakıyordum. İşte o anda anladım kendimi aştığımı. Nasıl mı? Kızdığımda, sinirlendiğimde, rahatsızlık duyduğumda kelimeleri yazış şeklim değişiyor, sert hareketler ve büyük harf yazmalar başlıyordu. Hatta yazdıklarımı bazen karalıyordum… Son dönem yazdıklarıma baktım sonra, üzgünlüğümü, bozulmuşluğumu ve hatta kızgınlığımı anlatırken değişmemiş yazı şeklim. Küçük harflerle sakince yazmışım. Evet, aşmışım kendimi. Derseniz ki aşan kişi kızar mı (Feyza’nın dediği gibi yanıtım “O ayrıııı”), aşan kişi sinirlenir mi? Ona yanıtım ustanın anlattığı gibi olabilir ancak… “Kendini aşmak, adım adımdır, aşama aşamadır… Aslında her gün kendimizi aşarız. Aslında her gün öğrenir deneyimleriz.” Ben yazarken kontrolü sağladım. Adım adım kızmamayı, adım adım sinirlenmemeyi de öğreneceğim. Kendimi Aşma yolculuğumda farkındalığımla, ustamla yol alacağım…
Paylaşan: Indra / Temmuz 2009

Alıyorum… Alıyorum… Alıyorum...
Uğraşıyorum ama bir türlü çatala gelmiyor yaşam.
Hep bir ucundan kaçıyor ikram.
Paylaşan: Duygu / Temmuz 2009

Veda Ederken...
Veda etmemiz gerekiyor… Veda etmek hepimizde anıları harekete geçiriyor. Şehre veda ederken aklıma gelen anılarım, heyecanlı, meraklı, deneyim dolu… Aşkıma veda ederken aklıma gelen anılarım, tutkulu, yasak, dolu dolu… Kedime veda ederken aklıma gelen anılarım, çocuksu, biraz acımsı, çoğunlukla neşeli… Ya sizin vedalarınız ve aklınıza gelenler?
Soran: Ayna / Temmuz 2009

Hermann Hesse’nin Boncuk Oyunu Kitabından Alıntı…
“Bilgece bir hava içeren şiirler en güzelleri değildi kitaptakilerin; en güzel şiirler şairin ruhunu, sevgi gücünü, dürüstlüğünü ve insan sevgisini yansıtan, sağlam karakterini açığa vuran şiirlerdi…”
Paylaşan: Işık / Temmuz 2009

İşbölümünün Önemi
Toplumunda insanlar mümkün olduğunca her işi tek başlarına yapmak isterler. Neden mi? Çünkü sonuçta elde edilen başarıyı sahiplenmek isterler ve çevrelerinden gelecek takdir dolu sözlerde çabasıdır. İş bölümünün en önemli faydası insanların hırslarını kırması ve sahiplenme duygusunu ortadan kaldırmasıdır. Çünkü ortaya çıkan sonuç ve elde edilen başarı sadece bir kişinin değil, çok sayıda kişinin olur. Böylelikle insanlar böbürlenecek, övünecek ve sahiplenecek bir yön bulamazlar ve herkes eşit oranda pay sahibi olur. Diğer önemli bir husus da, işler paylaşıldığında hız ve vakit kazanılacaktır. 1 kişinin 10 saatte gerçekleştirebileceği bir iş, 10 kişi tarafından 1 saatte tamamlanır. Ayrıca, yapılan işin kalitesi de artar ve aceleden kaynaklanabilecek potansiyel hata ve zarar en aza indirmiş olur. Ama en önemlisi, birlikte çalışan kişilerin dostluğu pekişecektir. Unutmayalım ki, bir el diğer elin ayıbını örter. Örneğin, bedenimizde tüm organlar birlikte çalışır, paylaşır ve sonuçta bizler bunu hissetmeden sağlıklı bir bedene sahip oluruz. Tıpkı, iş bölümü ile, sağlıklı sonuçlanacak işler gibi.
Paylaşan: İnci / Temmuz 2009
Korkuyordum, korkum beni buldu. Ama aklımda yokken, varken bulsa daha mı iyiydi? Yüzleşmem için bu dedim sessizce, yüzleşti; daha iyi hissediyordu... Korkulardan korkmak yerine yanına gidip konuşmak, ona dair hissettiklerimi yok etmişti. Şimdi ne zaman bir şeyden korksam: Ona dair hissettiklerini söyleyip yanından geçebiliyorum. Mutluyum, artık korkmadığım için...
Paylaşan: Atlantis / Temmuz 2009
Umut, umudun bittiği anda başlayandır…
Paylaşan: Bragi / Temmuz 2009
Renk değişti, yeni başlangıçların habercisi yeni renk geldi üstümüze, renk mor iken sırasını turkuaza bıraktı. Bıraktı da ne oldu, biz biliriz ki aşkın yedi rengini bilmektir, yaşamaktır, yaşatmaktır güzel olan, kıymetli olan, renklendik mi renk vermektir. Öfke, kıskançlık, haset, niyetin kötüsü, hırsın yıkıp geçeni, yalanın rengi hep siyahtır. Beyaz iyidir, beyaz yedi rengi barındırır da içinde belli etmez, mütevazıdır, nasılsa kendi bilir ya öyle olduğunu sonsuzlukta, o sebeptendir ki içinde saklıdır kendi ışığı. Kendi gibi olanlar görürde siyahı koluna takmış yürür olanların gözünü alır, kapkara olanı görmez eder.
Gökkuşağının yedi renginde kalınız, her bir rengi pırıltısı ile yaşayınız, farkına varınız, aşkı yedi rengiyle biliniz, her renkte ki mucizeyi içinize çekiniz. Beyaz iyidir, beyaz yedi renk demektir siz bakmayın kirlenme önceliğinin ona verildiğine…
Paylaşan: Seichim / Temmuz 2009

En çok terk edilen diyardır gözler
Bir kere donuklaştı mı bakışlar.
Paylaşan: Duygu / Temmuz 2009

Zamana Karşı ve Onunla Yan Yana
Zamansızlıktan yakınanlara kızarken onlardan biri oluverirken… İçimde bir yerlerdeki "Yapabilirsin."in sesini kısıyorken… "Dur." demek ve "Ben" e kulak vermek için...
Biliyorum ki küçük rastlantılar, kocaman sabır okyanusları ve içimizdeki bazen “Sen şurada dur bakayım biraz, şimdi sırası değil”. Dediğimiz ince sesli, gülümseyen periyi dinlemek aslında beklediğimiz değişiklikleri yaşamımıza taşıyacak birer birer… Uyurken ve uyandığımız anda mırıldandığımız kısa dualar ve şükürler okyanusun dibindeki kum olmamızı sağlayacak bir gün. Kum esastır çünkü belki kimse dikkat etmez ama öyledir. Hadi diyelim tüm belgeseller başka şeyleri öne çıkarıyor olsun, okyanusun büyüklüğünü belki, içindeki göz alıcı canlıları.. Bir düşünün kum olmadan anlamı olur mu hiç bunların? Öyle esas ki kum varlığını hatırlatmaya bile ihtiyacı yok…
Şimdi sıra bizde. Bizler de ışığımızla, içimizdeki sevimli perimiz ve daha iyi için harcadığımız enerjinin sabra dönmüş haliyle kum olalım: kum kadar esas ve vazgeçilmez. Ne dersiniz?
Hem belki zamanı belirlemek için kullanılan kum saatlerinin de hikmeti bundadır, zamanın ötesine geçip bir adım ötede çoğunluğa karışmak... Neden olmasın?
Paylaşan: Maia / Temmuz 2009

Ümit Var...
Benjamin Button’un Tuhaf Hikâyesi’ni izlediğimde, en sevdiğim sahne dansçı kıza arkadaşına çarpan arabanın tarihçesinin anlatıldığı sahnedir. “Oradaki bayan geç kalmasaydı, çörekçi kız arkadaşıyla küsmeseydi, taksi beklemeseydi…” olarak başlayan varsayımlar ile o kazanın olmayacağı belirtilirken, onlarca denklem birbirini tamamlar, o araba dansçıya çarpar ve istediği turneye gidemez. Biz de hayatımızda buna benzer birçok olayla karşılaşırız. Tıpkı filmdeki gibi, insanların, başlarına ani ve beklenmedik olaylar geldiğinde, ümitsizliğe kapıldıkları görülür. İşinde başarısız olan, çok sevdiği bir eşyayı kaybeden ya da mutlaka geçmek istediği dersten kalan bir kişi, bu sonuçları kaldıramaz ve büyük bir üzüntüyle sarsılır. Hâlbuki asıl gösterilmesi gereken tavır, “görünürde” olumsuz gözüken olayların birçok "güzel sonuca" sahip olduğunu görmesidir. Bir düşünün, bundan birkaç sene önce üzüldüğünüz bir olayın üzerinden, aylar ve yıllar geçtiğinde, onun neden olmadığını daha iyi anlayıp, mutlaka “iyi ki olmamış” demişsinizdir. Ümit var olan kişi, kendini birkaç sene sonrasına götürüp, oradan başına gelen olayları değerlendirmelidir. Kişi, işte o zaman gerçek huzur ve rahatlığı bulur.
Paylaşan: İnci / Temmuz 2009

Kahraman…
Kahraman olacağım diye tutturmuştu. Açıklaması da mantıklıydı: “Kendi hayatımın kahramanı” “Amacım kendimi aşmak. Bunu da adım adım yapacağım diyordu. Benim yanımdaydı, biliyordu ben de tutturmuştum ve ustamdan destek almıştım. Ustam demişti ki: “Bir deneyimden bir deneyime geçeceksin. Hep dinç, hep istekli ve hep uyanık…”
Yanımdaydı, hep birlikte aklımızın ve yüreğimizin öngördüğü adımları birlikte atacaktık.
Paylaşan: Arif / Temmuz 2009

Küçük Kara Balık...
Hatırladığı ilk kitabıydı “Küçük Kara Balık”. O zaman altı yaşındaydı ve kitabı hediye eden teyzesi okumuştu ilk kez… Resimli bir kitaptı sonrasında resimlerini özgürce boyamıştı. İlerleyen zamanlarda da pek çok kez okumuştu kitabı. Her seferinde hiç okumamış gibi yeni mesajlar keşfediyordu kitabında. Kaç kere okuduğunu hatırlamıyordu. Dün kitabını eline aldı. Artık altı yaşındaki küçük kız çocuğu değildi. Artık 34 yaşındaydı. Kitabı bir kere daha okudu, tek solukta. Neden bu kitabı bu kadar çok sevdiğini anladı… Kitap bir kişisel gelişim yolculuğunu anlatıyordu. Ve o farkında olmadan küçük kara balık olmuştu. O farkında olmadan yolculuğa çıkmıştı… “Küçük Kara Balık”tan küçücük bir alıntı ve kendini küçük kara balığın yerine koyan küçük kızın fotoğrafını paylaşmak isterim. “Sizler yalnızca düşünüyorsunuz. Yalnız düşünmekle olmaz ki. Yola koyulmalıyız. O zaman bütün bu korkularınız yok olur gider...”
Paylaşan: Işık / Temmuz 2009
“Endişelerin arasında kaybolma” dedi, Bilge kişi... Her aklına geleni ona sorardı zaten, sakin olmak lazım diyordu içinden bir ses, Bilgelerin hep dediği gibi: “Rahat ol...”
Paylaşan: Atlantis / Temmuz 2009

1994'den Bir Esinti...
Eziliyoruz, bir şeyler bilmenin ağırlığı altında; ya da bilememenin… Daha doğrusu bilip de bir şey yapamamanın… Yaptığımız tek şey, defalarca ölmek İstanbul’da…
Paylaşan: Bragi / Temmuz 2009

Neşe...
Aslında neşe de bizim gibi canlı… Onun da beslenmesi, büyümesi gerekir. O da bizim gibi sınavlardan geçer, uyum sağlar ortama. O da bizim gibi bulunduğu ortamdan, kişilerden etkilenir. Onu besleyen ve geliştirenler ne ise onlara benzemesi daha olası olur.
Neşe de bizim gibi canlı aslında… Benim neşem, düşünceli, heyecanlı, duygusal ve güleç. Ya sizin neşeniz? O nasıl? Neyle beslenmiş? Hangi sınavlardan geçmiş? Neler geliştirmiş onu? Yoksa neşenizden haberiniz mi yok:( Bırakıp gitmiş mi sizi? Tek soru, özet soru: “Neşenizin farkında mısınız?”
Soran: Ayna / Temmuz 2009

Gerçek Fedakârlık
Biz insanları gerçek anlamda iyiliğe ulaştıracak en temel özelliklerinden biri fedakârlıktır. Fedakârlığın herkese göre bir tanımı olabilir. Ama gerçek manada fedakârlık, insanın sahip olduğu, sevdiği ve değer verdiği şeylerden hiç düşünmeden, en önemlisi seve seve feragat etmesidir. İnandığı değerler ya da sevdiği insanlar uğruna her türlü zorluk ve sıkıntıyı göze alabilmesidir. Ve bu anlamda elinden gelenin en fazlasını yapabilecek şevk ve iradeyi kendisinde barındırabilmesidir. Kendi menfaatleri, inandığı değerler ya da sevdiği insanların menfaatleri arasında seçim yapması gerektiğinde kendi çıkarlarından kesinlikle vazgeçebilmesidir. Kısaca önce “sen”, sonra “ben” diyebilmesi ve hatta daha da önemlisi sadece “sen” olabilmesidir.
Paylaşan: İnci / Temmuz 2009

Sadece Sade...
Sade olunuz, sadelik kıymetlidir. Sadelikte kelimeler seçili, özenli, az ve özdür. Öz iyidir, öz sadeliktir aslında, sadelik beyazdır. Sade olunuz, bir bulut kadar sade, damla kadar şeffaf. Öylece kalınız, göreceksiniz ki yok olacaksınız gitgide, oysa ki asıl yok olduğunuzda varolacaksınız ki bu sadeliktir işte, yani hiçlik gibi.
Paylaşan: Seichim / Temmuz 2009

Güzellik..
Bir kızı vardı dilinden düşürmediği. Hep anlattığı hep övdüğü… Haliyle merak ediyor insan! “Peki” dedim, “Niye bu kadar özel?” Sorumu yanıtlarken gözlerindeki ışıltıyı, sesindeki heyecanı tarif etmekte zorlanıyorum. “Benim kızım çok güzel, kıvırcık saçları ve sadece seçilmişlerin gördüğü yeşil gözleri var. Kuğu gibi, ince, narin, alımlı, edalı ve efsunlu. Çok güzel, güzel çünkü herkeste bir güzellik görebiliyor. Güzel çünkü güzel bakıyor, güzel görüyor. Güzel çünkü güzel düşünüyor, güzel konuşuyor. Güzel çünkü güzellikler yapıyor ve güzel yaşıyor… “Daha devam etmemi ister misin?” diye sordu. Gülümsedi. O da güzeldi…
Paylaşan: Efendi / Temmuz 2009

Bu bir şiirdir. Ölümün şiiri. Şiirin ölümü…
Önce nefes almam güçleşecek, gözlerim kapanacak daha sonra. Bir deniz hayal edeceğim gözlerim kapanırken, gökyüzü kadar mavi, annemin yüreği kadar engin. Belki bir martı çığlığı duyacağım, nereden geldiğini bilmediğim. Sonra her şey bitecek, öleceğim. Uyandıracak birisi beni. Rüya gördüğümü söyleyecek. O anda ben değil, umutlarım ölecek…
Paylaşan: Bragi / Haziran 2009

Yalanın Beyazı, Pembesi olur mu?
Sözün doğrusunu söyleyenlerden olabilmek, ne kadar zevkli, ne kadar kalbe rahatlık ve huzur vericidir. Sevgi de, saygı da yalanın üzerine inşa edilemez. Bu çökmeye mahkûm bir evin kötü, çürümüş ve paslanmış temellerine benzer. Bir gün o ev mutlaka çöker. Çünkü yalan, yalanı getirir, o da bir başkasını. Ve ortaya çıkmayacak bir yalanı da henüz söylenebilmiş bir kişi dünyaya gelmiş değildir...
Hele bazılarımız yalana kılıf bulur, "bunlar beyaz yalanlar, pembe yalanlar" diye renklendirir dururlar kapkaranlık zemini. Yalanın rengi olmaz, yalan karanlıktır, yıkıcı ve güven sarsıcıdır. Sonu yoktur, bir girdap gibi, herkesi içine çeker durur. Hep televizyonda izlediğimiz dizilerde ki onlar hayatın bir gerçeği veya hayattan bir kare olarak sunulan programlardır, yalanın sonu yoktur. Dizilerde ufak yalandan büyüğüne kadar sonuç hep hüsranla biter. Hep şunu düşünürüm, eğer hataların ve sebep olduğun tüm sorunların dahil her şeyini dürüstçe paylaşabilseydin, affedilme ve bir daha yapmama adına her şey güzel sonuçlanabilirdi diye.. Dürüst olmanın insana verdiği hafiflik ve rahatlık ise, çocukken elimizde bulundurduğumuz içi hidrojen gazıyla doldurulmuş, üst kısmı mor alt kısmı mavi olan balonlara benzer..Göklerde uçar durursunuz, özgürce.. Yalan söylemeye teşebbüs etmeden önce bir kez daha düşünün derim, "bu dürüstlüğün yerini alabilir mi?" diye...
Paylaşan: İnci / Haziran 2009

Kaçan Tren...
Dostum, mutluyum diyerek, aldanmak ve aldatmaktan vazgeçtiğin zaman, gerçek mutluluk trenini kaçırmış olacaksın...
Paylaşan: Işık / Haziran 2009
Fotoğraf...
Güzel
anılardan
kalan
sadece
bir
fotoğraftır.
İnsanın
hissedip
ağlayıp
ya da
güldüğü
anlar
dışında...
Paylaşan: Bragi / Haziran 2009
Bir kitapta okumuştum; ilk şefkat dersini bebekten annemin sütünü içerken aldım demiş, yazar. Bebekler doğar doğmaz, yiyeceği tam da olması gereken oranda ve yoğunlukta ona sunulur. Ona bakan kocaman bir anne ve kocaman bir baba vardır. Doktoru hazırdır. Giyecekleri çeşit çeşittir. Herkesin şefkatine mazhardır. Azıcık ağlasa, bin bir çeşit ilacı yanındadır. Hele ona gelen hediyeler, altınlar ve oyuncaklarla aslında kendi yaşına göre padişah kadar zengin sayılır. Ama bir gerçek vardır ki bebek bunlar için gayret etmez, çalışmaz, birilerinin sırtına basıp, daha yükseklere çıkmaz, oyun oynamaz, düzen kurmaz. Sadece ona verilir.
Bizlere bir bebeğin doğumunda çok ders vardır. Lütfen hayatı, daha fazla giyim almak, daha çok yiyip, içmek ve gezmek, daha çok para kazanmak, daha iyi evlerde yaşamak, başkalarını ezip ancak başarılı olacağını sanmaktan ibaret görmeyelim… Çiçeklerinde birbirinden güzel kıyafetleri vardır, ama ben ne giyeceğim diye düşünmezler. Kuşlarında bin bir çeşit yiyeceği vardır, ama yarın ne yiyeceğim demezler. Biz ki insanların, her canlıdan daha üstün ve en önemlisi paha biçilmez bir can taşıyan varlıklar olarak bu tür kaygıları hiç mi hiç olmamalıdır.
Paylaşan: İnci / Haziran 2009

Mutluluk…
Mutluluk üzerine düşünüyordum. Mutlu muyum dedim kendi kendime. Mutluluk neydi diye sordum. Yanıtlarımı ustamın sözleriyle de pekiştirmek istedim. Ona sordum. Onun yanıtı bize mutluluğun formülü olsun diyerek paylaşıyorum. “Akıl yoluyla mutlu olmaya çalışırsak düşünürüz. Malımızı, mülkümüzü, başarılarımızı düşünürüz mutlu olmak için. Matematiksel ya da mantıksal değildir mutluluk. Mutluluk hissedilir, düşünülmez. Hisseden ruhumuzdur. Biz aklımızla sadece mutluluk yaratmayı öğrenebiliriz. Bir tohum alın ve onu ekin. Sonra onu sulamaya başlayın, çıkmasını bekleyin ve bunları yaparken hissettiklerinize bir bakın. Heyecan, merak, sabır, tohumun baş verdiğini sonrasında neye dönüştüğünü hayal etme… Ne hissediyorsunuz? Hissettikleriniz olumluysa evet bu sizin mutluluğunuzdur…”
Paylaşan: Arif / Haziran 2009

Yoga...
“Yoga yapmaya başladıktan sonra bende neler değişecek” diye sordu ustasına. Ustası gülümsedi. “Neyi değiştirmek istersen onları değiştirebileceğini anlayacak seviyeye gelerek değişeceksin” diye yanıt verdi. Soru soranın gözlerinde somut ifadeleri duymayı beklediğini gören usta devam etti: “Kahkahalar atan bir neşe değil; sesiz, ışıldayan ve dinginlik içinde bir neşeye sahip olacaksın.” dedi ve sakinlik hissettirerek gülümsedi…
Paylaşan: Işık / Haziran 2009
Hepimizin nereye gidiyorsun sorusuna cevabı farklıdır. Önemli olan nereye varılacağı mıdır, yoksa gitmek eyleminin kendisi mi?
Paylaşan: Atlantis / Haziran 2009
Montaigne eserinde "Dostluğun kolları birbirimizi dünyanın bir ucundan bir ucuna kucaklayabilecek kadar uzundur." der. Ben bu cümleyi gerçek dostlara yolluyorum. Gerçek dost etten kemikten daha ötedir; onun ruhudur, kalbidir, insaniyetidir.
Şu an yanımızda olmasa da, her birimizin, kollarımızın dünyanın bir köşesine kadar uzanıp sardığı, pek çok dostumuz vardır. Şimdi hepsini sevgi ile uzaktan da olsa kucaklayalım, değerini bilelim, iyi analım, tek bir hatası için yüzlerce iyi yönünü tek kalemde silmeyelim ve kıymetini hissettirelim. Gerçek ve iyi dosttan daha güzel ne var bizim için bu dünyada? Unutmayalım ki;
"Dost, bedenen senden ayrı ise de, duygu ve düşüncede seninle bir insan gibidir"
Paylaşan: İnci / Haziran 2009

Son Sözler…
“Biraz daha ışık!” – Goethe
“Ben görevimi burada bitiriyorum”. – Albert Einstein
“Biraz dinleneyim”. – Namık Kemal
“Komedi Bitti.” – Beethoven
“Siyah bir ışık görüyorum.” – Victor Hugo
Son sözleri, son hissedişleri ve son algıları… Peki ya ilk hissedişleri ve ilk algıları?
Soran: Ayna / Haziran 2009
Ne yapıyorsak o olmak lazım. Su içerken su olmak, yüzerken deniz olmak, koşarken ayaklarınız olmak, sarılırken kollarınız olmak, şarkı söylerken sesiniz olmak, dans ederken ritim olmak, SEVERKEN KENDİNİZ OLMAK. Orada olmak, anı yaşamak, ne gerisinde olmak, ne ilerisinde olmak, tam da O olmak, nefes alırken alıyoruz ve veriyoruz ya hani işte o anı yakalamak, sesini duyabilmek, nefes aldığımızda vücudumuzda nereleri gezdiğini hissedebilmek, alışı ve verişi izleyebilmek, nefes olmak…
Paylaşan: Cankız / Haziran 2009

Okuyamayanların İsteğiyle…
Yol… Her insan kendi yolunu bulmak zorundadır. O zaman kolaylaşır yol. Başkasının değil, kendi yoludur kolay olan. Yollarımızı oluşturan düşlerimizdir. Düşlerimiz biraz efsunlu biraz “yalnız” dır. Yalnızlıktaki büyüyü yakalayan “Yolların Yolu”nu keşfeder. Yolunu keşfeden hem büyür hem büyük olur.
Not: “Büyümek”te de, “Büyük” te de “Büyü” vardır:)
Paylaşan: Işık / Haziran 2009
“Adam ol!” Bu sözü mutlaka hepimiz bir şekilde duymuşuzdur. “Adam ol” tabiri ile anlatılmak istenen, toplum tarafından genel kabul görmüş tavra sahip olmaktır. Kabul görülen bu tavırların nereden geldikleri, neden öyle oldukları ve ne derece doğru olduklarını ise kimse sorgulayamaz. Sorgulamaya çalışanda, dışanır ve hedef olur. Kadınlar kendilerine belirlendiği gibi, erkekler ve çocuklar kendilerine verilen rolleri oynar. Çünkü gördüğü ve kabul görülen budur! Artık “adam ol”muştur. Kısacası, toplum içinde sahip oldukları statüyü kendilerine sorgusuz sualsiz kimlik edinirler. Ve bu kimlik içerisinde ne demeleri gerekiyorsa ve nasıl davranmaları isteniyorsa harfi harfine yerine getirirler. Peki, ister patron olun, ister çaycı, ister milyarder, ister beş parasız, önemli olan samimiyet değil midir? Yani içinizden geldiği neşeli olabilmek, dürüst davranabilmek, güzel söz söyleyebilmek, statü ile değil, değerlerinizle değerlenebilmek ve hatalarıyla bile olgun ve mutmain olabilmek… Bunlar hem daha kolaydır hem daha stressiz…
Bizde şöyle diyelim “samimi ol, samimi olalım” Böylelikle kolaylıkla daha insancıl ilişkiler inşa edebiliriz.
Paylaşan: İnci / Haziran 2009
Eylem mi önce gelir, düşünce mi sorusuna cevap arıyordu son günlerde... “Düşünce tabii ki, düşünmeden eyleme geçilir mi ki?”
Paylaşan: Atlantis / Haziran 2009

Mutluluk Hesapları/Planları…
Güzel, renkli, göz alıcı bir deftere ve kaleme ihtiyacımız var hemen şimdi.
Konumuz mutlulukları hesaplamak, nedenimiz mutlu anlarımızın farkında olmak.
Hangi anda olursanız olun, ne hissederseniz hissedin, düşündüğünüzde gözünüzün önüne getirdiğinizde sizi hep mutlu eden kişi/yer/eşyanın (birinin deyimiyle neyse ne:)) fotoğrafını defterimizin ilk sayfasına yapıştıralım. Bir sonraki sayfaya geçirmiş olduğumuz günün tarihini atalım ve o gün bizi mutlu eden en az 3 “şeyi” yazalım. (Şey, neyse ne…)
Defterimizdeki mutluluk kayıtları, farkındalığımızı artırmakla birlikte düşündüğümüzde mutlu anları daha hızlı ve daha çok hatırlamamızı sağlayacaktır. Böylelikle mutluluk ve olumluluk hep bizimle olabilecektir…
Paylaşan: Işık / Haziran 2009

Kendimle Felsefe…
Ne yapmalıyım?
Neden yapmalıyım?
Nasıl yapmalıyım?
Sonuçlar, vardıklarım mutlu ediyor mu? Beni? Çevremi? Evreni?
Soran: Ayna / Haziran 2009
Aldığımız tüm kararların ve bu kararla birlikte tüm sorumlulukların sahibiyiz... Kaçmadan, saklamadan, yılmadan yıkılmadan. Yürümeyi düşlediğimiz yaşam sürecinde başımıza gelmesini istediğimiz düşlerin senaristiyiz hepimiz… Hepimiz ne düşlüyorsak onu yaşıyoruz... Ve ilginçtir yaşadıklarımızla yeni düşler kuruyoruz... Her gün biraz daha değişerek ve değiştirerek...
Çalakalem oynattığımız kalemlerimizden dökülen kendi uyduruk hikâyelerimizin başrol oyuncusuyuz... Ve bilmiyoruz ki yardımcı oyuncu olarak peşimizden sürüklediklerimiz, başrol oyuncusundan öğreniyor rol yapmayı...
Hayat, yaşamlarımıza çalım attığında irkilip şaşkınlık yaşarken dahi, yediğimiz çalımın nedenini sorgulamaksızın, terk edip o anki sahayı, yeni maçlar yeni oyunlar ve yeni rakipler arıyoruz kendimize... Durup bir dinlenmeli demeksizin... Düşünmeksizin... Düşüncesizce...
Oysa bir şeyin farkına varamıyoruz... Ne bu yazıyı yazarken, ne de okurken her anın nasıl da ömür tükettiğinin bilincinde olmadan, her an yalnızlığa biraz daha yelken açıyoruz...
Nereye gittiğimizi bilmeden...
Rüzgâra açıp yüreklerimizi…
Rotasız yaşıyoruz...
Anlatabildim mi?
Paylaşan: Suri / Haziran 2009

Kelebekler...
Hepimiz kelebeklere hayranızdır, öyle değil mi? Rengârenk, insanı soluksuz bırakan incelikteki desenleri ve muhteşem simetrik motifleri ile bir oraya bir buraya uçarlar.
Peki, kelebekler hakkında bunları biliyor muydunuz?
Bir kelebeğin kanatlarının üzerinde pullar vardır. Yoğunlukları farklı olan pullarla kaplı olduğu için zar kanatların saydamlıkları belli olmaz. Yani, kelebekler aslında saydam olan bir çift zar kanada sahiptirler. Ve ortaya "gerçekte olmayan" renkler çıkar. Kanadın üstüne bir damın kiremitleri gibi dizilmiş olan pulcuklar, kimyasal pigmentlerle veya sabun köpüğü gibi düşen ışığı gökkuşağı renklerine kırar ve böylelikle renk kazanır.
Bazı kelebeklerde özellikle kanatların üzerinde koyu renkli benekler vardır. Her iki kanatta simetrik olarak yer alan bu benekler kelebeklerin uçabilmesi için önemlidir. Çünkü uçmak için gerekli olan vücut sıcaklığına ulaşabilmek için kelebekler bu beneklerden faydalanırlar.
Hayatımızda var olan bu güzellikleri görmek ve üzerinde düşünmek dileğiyle...
Paylaşan: İnci / Haziran 2009
Valizini topladı, etrafına bakındı son kez: Ne çok hikâye biriktirmişti burada... Bir özlem dalgası geçti içinden, “özleyeceğim burayı hep” diye düşündü. Usulca kapıyı açtı, yağmurun durduğunun farkında değildi, güneş karşıladı onu; “yeniliklere açık olmak, mutluluğa yaklaştırır” der gibi...
Paylaşan: Atlantis / Haziran 2009

Hayat...
Hayat biz restoranda yemek yerken fonda çalan müzik gibidir biz karnımızı doyurmakla meşgul iken o usulca akar gider.
Paylaşan: Hayat Çilingiri / Haziran 2009
Hayata dair bir şeylerin peşinden koşmaya başladığım zamanlarda tanımaya başlıyordum kendimi.
Tanımak... Ah o ne sancılı bir süreçtir insanoğlu için. İki cümleyi art arda getirdiğimizde tanıttık zannederiz kendimizi veya tanıdığımızı karşımızdakini. Oysa insan ne de çabuk bezenir çeşit çeşit maskelerini. Dün, bugün, her gün dışarıya çıkmadan az önce seçeriz en olması gerekeni ve öyle karışırız kalabalıklara. Kalabalıklar ki yorar, yönlendirir, acıtır, sancıtır.
Dikte ettirir olanı ve olması gerekeni. Oysa ne de çok istemiştim yalnızca ve yalnızca ben olabilmeyi. Ben olabilmek demek yalnızlık değil kalabalıkta kendim olabilmekti aslında.
Şimdi Hayata dair bir şeylerin peşinden koşuyorum yeniden. Üzerimde ılık bahar entari. Bir yanımda fırlatılmışlığım Dünyaya, bir yanımda maskelerim. Soruyorum kendime olanı ve olması gerekeni. Siz de sorun lütfen kendinize kaç maske daha takabilirsiniz, varolma savaşı veren yüzünüze...
Paylaşan: Praksis / Haziran 2009

İsteyin ki olsun!
Bir âlim der ki "Vermeyi istemeseydi, istemeyi vermezdi". İstemek çok önemlidir: Gerçekten istemek ve gönülden istemek Çünkü istenilen bir şey için, bir gayret, atılacak bir adım ve yapılacak bir hareket, istenileni yakınlaştırır. Kendi hayatınıza baktığınızda, istediğiniz her şeyin size verilmiş olduğunu, belli bir sürede olsa, ona mutlaka sahip olduğunuzu görebilirsiniz. Önemli olan bunun da farkına varabilmek ve farkında olup, mutlu olabilmektir. Bir gün bir çocuk doktordan bir ilaç istemiş. Doktor sizce ne yapar? Ya istediği ilacı verir, ya o ilacı vermez ama daha iyisini verir ya da o ilacı verir ama çocuk buna hazır olunca...
Dediğim gibi isteyin, verilecektir...
Paylaşan: İnci / Haziran 2009

Hayat Çilingiri'ne Yorumumuz...
Keyifli keyifli yaşarlar...
Ne olduklarını bilenler
Ne istediğini bilenler
Görenler ve dinleyenler
Anlayabilen ve anlatabilenler
Keyifli keyifli yaşarlar
Sevenler ve sevilmeyi beklemeyenler...
Paylaşan: Işık / Haziran 2009

Usta Olmak...
“Usta” olmak güzel… “Ustaların Ustası” olmak harika… Kim ki ustalar yetiştirir onunla yürümek lazım. Kendine güvenmeyen, birilerinin ustalaşabileceklerden korkan, “Usta” olmayı en yüksek mertebe sananlar hiçbir zaman ustalaşamazlar…
Ustalaşmak ve ustaların ustası olmak isteyenlere sevgiyle yazılmıştır.
Paylaşan: Işık / Haziran 2009
Hoş geldin, ne iyi ettin de geldin, seni bekliyordum günlerdir hoş geldin. Çok mu uzundu yolun? Sende haklısın sevenin çok. Gel otur beyaz minderin üstüne dinlen biraz hemen konuşma. Bana özlemenin ne kadar güçlü olacağını öğrettin, kavuşmanın heyecanını her hücremde hissettim ne tuhaf. Hoş geldin demenin ne kadar içten olabileceğini, her yaşanılan olumlu duygunun kudretini, gözlerimde ki ışığın gücünü, içten olduğunda gülümsemenin büyüsünü… Bir geldin hepsini gördüm bana bakışında ki ışığın aksinde. Ruhumuzda ve ruhumuzla yaşadığımız her şeyin burada olmadığını gördüm. Hoş geldin ama sen nerelerde kaldın, ben seni öylesine bekledim, öylesine özledim, öylesine sevdim ki…
Paylaşan: Cankız / Haziran 2009

7 Duyu...
Algılarımız duyularla oluşur derler. 5 duyumuz: görme, koku alma, duyma, tat alma ve dokunmadır. Ya diğer iki duyumuz, onları da bilelim. Altıncı duyumuz, bu beş duyunun birliğinden meydana gelir. Pek az insan 5 duyusunu birden kullanarak algılayabilir yaşamı. Yedinci duyu ise en az bilenen “Farkındalık”tır. Farkındalık, bilgi değildir. Farkındalık ışıktır aslında. Farkındalık için yazmak, düşünmek ve konuşmak üzere, ışıkla kalın…
Paylaşan: Işık / Haziran 2009

Tercihlerim...
Kuşun ötüşü bile daha anlamlı… Bir nedeni var, bir duygusu var… Çevremdekilere baktım: anlamsız gevezelik yapan ve yarım ağızla teselliler verenler gördüm… Öncesinde ben de böyleydim, biliyorum. Farkına vardım. Vardırıldım. Bir dostum ayna tuttu bana. Sonra değiştim. Şimdi de çevremi değiştirmeye karar verdim. Gevezelik, dedikodu, gönülsüz konuşmalar başkalarının olsun. Ben değer katmayı, gönüllü paylaşmayı tercih ediyorum. Tercihlerimdir beni ben yapan cümlesini bana öğretenlere saygıyla…
Paylaşan: Indra / Haziran 2009

Bir Yazıya Yorum Yazmak…
Bir dostumuz zaman ile ilgili bir yazı yazmış. Yazı o kadar ustaca kaleme alınmış ki bize söyleyecek az kelime kalmış. Az kelimelerle hislerimi dile getirmek isterim: “Zaman, insanoğlunun evi değildir. İnsanoğlu, zaman içinde evsizdir.” Buna rağmen, zamanı kendi evinde misafir olarak ağırlayabilen dostuma ilham veren yazısı için teşekkür ederim…
Paylaşan: Işık / Haziran 2009

Yukarısı ve Aşağısı…
Hedefimiz ne yukarısı, ne aşağısı… Mükemmel olan ne yukarıdadır ne aşağıda. Yukarısı ve aşağısı sadece birer parçadır. Mükemmel bütünün içindedir. Bütünde mükemmellik vardır. Hedefimiz de birleşmektir. Her ikisini de yaşadığımızda Fisagor’un ifadesiyle ne tez, ne de anti-tez hedefimiz sentez.
Paylaşan: Arif / Haziran 2009

Ben Indra...
Ben Indra, ustama o kadar çok soru soruyorum ki… O kadar çok anlamaya çalışıyorum ki… Biliyorum, insanın aklı söylediklerinden değil, sorduklarından anlaşılır. Bu sefer de ustama bilgili insanı sordum, nasıl anlarız birinin bilgili olduğunu diye sordum.
Sorumu beğendiğini belli etti ve yanıtladı: “Bazıları, yeri değişirse, zamanı değişirse, kendini değiştiriyor. Çünkü bilgisi yetersiz. Bazıları ise yeri ve zamanı değiştiriyor. Çünkü bilgisi var. Aradaki fark bu…”
Paylaşan: Indra / Haziran 2009

“Gideceğim” dedim… “Git” dedi…
“Kalacağım” dedim… “Kal” dedi…
“Ne istiyorsun?” diye sordum… “Senin istediğini” dedi…
Paylaşan: Işık / Haziran 2009

Efe ve Efe’nin Eşi…
Doğru yerde, doğru zamanda, doğru kişileri bulmuştu ikisi. Onları bulana kadar erkek olan adının Efe olduğunu bilmiyordu. Tabi dişisi de “Efe’nin Eşi” olduğunu. Biraz bozulmuştu başta. “O, Efe; peki ben???” demişti kendi kendine. Ama sonra “Efe’nin eşi olma gururunu yaşadı. Seviyordu çünkü eşini. Seven her kadın erkeğinin gücünü kabullenir, daha da güçlenmesi için ona destek olurdu. O da bir kadındı. Hem de seven bir kadın.
Doğru yeri bulmaları, doğru kişilere yakın olmakla başlamıştı. Sonra da doğru zamanları keşfettiler. Onların doğru zamanı doğru kişilerin uygun zamanıydı…
Doğru kişilerden biri camı açtı. İlk Efe fark etti bu kez. Koşarak uçtu ve damdaki yerini aldı. Bir çığlıkla eşine haber verdi. Sonra Efe’nin Eşi çığlıklar atarak uçup geldi Efe’nin yanına. Yine doğru bir zamandı, çünkü acıkmışlardı. Doğru kişi camının karşısındaki dama yiyecek atmaya başladı. Efe ve Efe’nin Eşi hızlı hareket ediyorlardı diğer martılar gelmeden karınlarını doyurmak için. Ancak damdaki hareketler diğer martıların da toplanmasına neden oldu. İşte o anda Efe efelenmeye başladı diğer martılara. Hem kendi yiyeceğini hem de eşinin yiyeceğini efelenerek korumaya çalışıyordu. O, damın martısı, efesiydi. O “Efe” idi. Yanındaki de “Efe’nin Eşi”. Doğru yerde, doğru zamanda doğru kişilerle tanışmaları efelenmesi için yeterliydi. Doğru kişi camı kapatırken “Bak Hanım, bizim Efe yine efeleniyor.” dedi…
Efelere, efelenenlere ithaf edilmiştir…
Paylaşan: Işık / Mayıs 2009

İp Neredeyse Kopacaktı…
13 ayrı telden bükülmüş olan ipin her teli tek tek kopmuş, son bir teli kalmıştı. İp neredeyse kopacaktı.
Gözünüzün önüne bir germe/gerilme manzarası mı geldi hemen? Ya da ipin ucundaki bir ağırlığı mı düşlediniz? Neydi ipin kopmasına neden olan?
Siz kendinizde neleri ip olarak görüyorsunuz? İplerinizi geren/gerdiren ne? İplerinizin ucundaki ağırlıklar neler? Sizin ipleriniz neden kopuyor?
Soran: Ayna / Mayıs 2009

Ustanın Gelincik Tarlası...
Derin vadiyi geçtik… Hızlı hızlı yürüyorduk sakin akan derenin içinde… Durduk, havayı kokladık. Usta’nın gelincik tarlasını bulmamıza az kalmıştı. İlk önce masmavi gökyüzünü bulmalıydık sonra uzayıp giden hiçbir tepeliği olmayan ovanın yeşilliğini bulacaktık. Az ötesinde de gelincik tarlası. Ben hep o gelincik tarlasını bulmayı arzu etmiştim. İçimizden bi

aman...
"Zaman, avucumuza almaya kalksak sanki kayboluverecek kadar küçük, ama olur da içinde kaybolursak ardını göstermeyecek kadar büyük bir su gibidir. Akışın zamana yakıştırılması boşuna değildir. Dümensiz süreçlere kendinin şekil vereceğini bilerek hareket etmeyi gerektirir."
Paylaşan: Atlantis / Ekim 2008

Ego…
İmparator bilgeye sormuş. "Ruhum, geldiği yere gidecek. Vücudum da oluştuğu toprağa dönüşecek. Peki, ego nerden gelir nereye gider?"
Paylaşan: Efendi / Eylül 2008

Nefes Almanın Önemi…
Pek çok öğretide nefes alış önemlidir. Meditasyon yapmanın da temelini oluşturmaktadır. Bir gün duyular hangimiz derin düşünme için daha önemliyiz diye tartışmaya başlamışlar. Bir süreliğine vücuttan ayrılmaya karar vermişler. Bakalım demişler, biz yokken vücut ne yapacak.
İlk önce görüş gitmiş, ama vücut yönetebilmiş bu durumu. Sonra duyma gitmiş. Vücut yaşamaya devam etmiş. Koklama gitmiş, acı çekmemiş vücut. Nefes alma ben de katılayım demiş ve bir an için çıkmış vücuttan. O anda bütün duyular gelmesi için çığlık atmış…
Paylaşan: Arif / Eylül 2008

Eylül Deyince.
..Eylül ayının herkes için farklı anlamları vardır. Ama çoğunlukla genel görüş, Vivaldi'nin 4 Mevsim'inden olsa gerek, sona erme anlamına geldiği yönündedir. Oysa eylül benim için yenilenmektir.
Peki, nedir yenilenmek?
Değişimin bir parçasıdır. Her düsen yaprak bir sonrakine yer açmak için konumunu değiştirir. Insan da doğası gereği hayatındaki rutinden sıkılır çoğunlukla... Mutlu bir ev hayati, başarılı bir kariyer, eş dost. Kısaca "her şey yerli yerindeyken" insan rutin anaforunda dönmeye başladığını fark eder; is yerinde saate bakmalar, islerin gözde büyümesi, evde her gün ayni yemekleri yiyormuş gibi hissetmek, herkesin ayni cümlelerle konuşuyormuş gibi gelmesi... Bunlar her ne kadar can sıkıcı gibi görünse de yenilenmenin bir çağrısıdır. Değişimin çağrısıdır. Eğer bu çağrıyı olumlu olarak değerlendirirseniz, hayatınıza yenilenmiş olarak devam edebilirsiniz.
Yolda yürürken Eylül ayinin serince esen rüzgârını fark etmek, vapurda her gün deniz üzerinden bir yerlere ulaşmanın mutluluğu, radyoda çalan bir şarkı, bir yerlerde gezilmeyi bekleyen bir sergi, yeni basılmış bir kitabin davetkâr kapağı... Bunlar yenilemeniz için sıradan fakat güzel ayrıntıların birkaçıdır.
Eylül ayında yenilenmiş bir insan, tazelenmiş bir ruha sahip olmanız dileğiyle...
Paylaşan: Atlantis / Eylül 2008

Kızgınlık Yönetimine Zen Bakışı…
Genç adam tavsiye için Zen Master’ın yanına gider ve sorar: “Yönetemediğim kızgınlığım var. Ne yapmalıyım?” Zen Master ilginç bulur ve kendisine bunu göstermesini ister.
Genç adam “Yapamam” der, “Beklenmedik şekilde oluşuyor.”
“O zaman işin çok kolay” diye yanıt verir Zen Master ve devam eder. “Bu durumda hep seninle olmadığı çok açık. Gelmemesini sağlamak da senin elinde.”
Paylaşan: Işık / Ağustos 2008

Kendini Bilme…
İnsanlar için diğerlerinin kötü karmalarını görmek bu kadar kolayken kendi kötü karmalarını görmek nasıl bu kadar zor olabiliyor?
Paylaşan: Ayna / Ağustos 2008

Ben büyüyünce SU olmak isterim...
Ben büyüyünce SU olmak isterim. Evet evet doğru duydun SU olmak isterim. Neden mi? Oooooo bir sürü sebebi var; susuz yaşanmaz, su güçlüdür, su berraktır, şeffaftır, doğanın tüm besleyicilerini içinde barındırır da belli etmez, yani bir o kadar da kendi içinde kapalıdır, güneş yansıyınca rengârenk olur, renklerini ancak ışıkta görebilirsin, karanlıklar ona göre değildir, su durudur, en zor durumda bile akar ve yolunu bulur, tersine akmaz, her girdiği kabın şeklini alır, ortamına uyum sağlar uyumludur, hem de kabın şartları ne olursa olsun kendi güzelliğini, tüm özelliklerini korur, içinde her şeyi eritebilir, hem de içine ne atarsanız güzel gösterebilir, suya bakınca insan kendini de görür, sonra bulunduğu yere bağlı olarak hemen oyunlar yapar su, bardağın arkasından farklı görünür, denizin içinde farklı, eğlencelidir, içince de refahlatır, bakınca da, iç içe olunca da, sadece bu dünya da değil tüm evrende vardır su, doğarken de içinde doğarız zaten, bence çok etkileyici, ancak en önemlisi de şudur; damla da sudur, deniz de, okyanus da, evren de işte hangisi olacağına o karar verir, sınırı; sınırsızlıktır. İşte bu sebepten SU olmak istiyorum. Benimle SU olur musun?
Paylaşan: Cankız / Temmuz 2008

Âşık Olduğunda Kime Âşık Olduğunun Önemi Yoktur…
Gerçekten âşık olduğunda kime âşık olduğunun önemi yoktur. Çünkü dünyada tek olduğunu sandığımız kişiden milyon tane vardır, evet, aynı değildir, yaklaşıktır, ortalamadır. Ama kabullenilir. Sorgulanmamalıdır. Bir nevi “ben seni seviyorsam sen bahanesindir” , “Ben seni seviyorsam bundan sana nedir”
Nazım’ın da dediği gibi:
“Sen elmayı seviyorsun diye Elmanın da seni sevmesi şart mıdır?”
Paylaşan: Atlantis / Temmuz 2008

Işık...
Işık bizimdir, bizizdir… Anlasalar da anlamasalar da;
Işık bizimdir, bizim olan sizindir;
Anlayan da kabulümüzdür, anlamayan da…
Işık yoldur, yol berraktır, berrak olan açıktır,
Kapımız herkese açıktır, gelen olsa da olmasa da…
Işık ışıktır, görmemek için kör, duymamak için sağır olmak lazımdır…
Paylaşan: Cankız / Temmuz 2008

Tom Robbins’in, Parfümün Dansı Kitabından Alıntı…
“Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan, limana varmadığına şaşırmamalısın. Kendi kaderini kendi tayin etmenin fiyatı hiçbir zaman ucuz değildir. Hele bazı durumlarda düşünülemez bile. Ama insan harikuladeliğe ulaşmak için, düşünülemeyecek olanı düşünmek zorundadır.”
Paylaşan: Atlantis / Temmuz 2008

Bana Cesaret Verdin...
"Seni tanımadan bana yardımcı olduğunu biliyor musun?" diye sordu...
Şaşırmıştım ve hayır dedim. İnancıma göre yardımcı olan hep oydu aslında, yol gösteren, anlatan...
Nasıl olduğunu sordum ve anlatmaya başladı.
"Seninle tanışmadan önce aynı mekanda kahve içerdik. Bir gün dersten çıkmış ve son derece yorulmuş bir halde gelmiştim mekana. İnsanların kişisel gelişimlerine destek olmanın hayal olduğunu düşünecek kadar usanmıştım. O sırada gözüm seni gördü; ve sen benim derslerde işlediğim kitabı zevkle ve keyifle okuyordun. Bu bana cesaret vermşti. Herşeye rağmen devam etmeli demiştim."
Birbirimizi cesaretlendirmemiz bizim yazılı olmayan işimiz aslında...
Paylaşan: Efendi / Temmuz 2008

Bilgi...
Yol ve onun erdemleri kitabında şöyle der:
"Bilen kişi konuşmaz; Konuşan kişi bilmez."
Paylaşan: Arif / Temmuz 2008

Kriton Dinçmen'in "Benimle Son Defa Dans Eder Misiniz? Kitabından Alıntı...
"Neden böylesine bol yalan söyledim kendime, bilmiyorum... Düne doğru baktığımda, benim, aslında, hiç de ben olmadığımı görüyorum. Tek bir gün kendimle barışmadım. Sürekli bir huzursuzluk içinde, kendimi olduğum gibi değil de, olmak istediğim kendime göstermeye çabaladım. Kendim ile oynadığım bu oyun öylesine kötüydü ki... Sen, zaten bu konuyu benden iyi bilirsin. Çok iyi hatırlarım, beni sonu gelmez hayallerimden ve oynadığım tiyatrolardan uyandırmaya, kendime getirmeye hep çalışırdın. Ne var ki, ben hep inat ettim. O uydurduğum sahte dünyada kalmaya...”
Paylaşan: Işık / Haziran 2008

Pınarın Adı...
Vaktiyle tarlalara hayat veren ve çiftçinin yüzünü güldüren bir pınar varmış. Bu yüzden çiftçiler pınara “Bizim Harika Pınarımız” adını koymuşlar. Bir gün pınarın içinde boğulmuş bir adam bulan köylüler pınarın adını değiştirerek ona “Şu Korkunç Pınar” demeye başlamışlar. Daha sonra boğulan adamın adaletten kaçan bir suçlu olduğunu öğrenen çiftçiler pınarın adını bir daha değiştirmeye karar vermişler ve pınara “Adalet Pınarı” adını koymuşlar...
Pınar aynı pınar... Değişen biz, değişen bakış açılarımız, değişen verdiğimiz tepkiler...
Paylaşan: Işık / Haziran 2008

Hiçliğin Gücü...
Usta, öğrencisine sorar, “Şu ağacı görüyor musun?”
“Evet, Usta” der.
“Hadi git onun tohumlarından birini bana getir.” Der ustası...
Öğrenci ustasının istediği gibi yapar.
Usta, öğrencisinin çekirdeği ikiye ayırmasını ister. Ve sorar: “Ne görüyorsun?”
“Kabuk içindeki özünü görüyorum.” Der öğrenci...
Usta: “Onu da iki ye böl. Ne görüyorsun?” diye sorar...
“İncecik damarlar görüyorum.” Diye yanıt verir öğrenci.
Usta bir kez daha elindekini ikiye bölmesini ister ve sorar: “Ne görüyorsun?”
“Hiçbir şey, Usta” diye yanıt verir öğrenci...
Usta anlamlı bir şekilde öğrencisinin yüzüne bakar ve devam eder: “İşte bu görkemli ağaçta hiçlikten yetişti. Aynen benim gibi... Sen de hiçlikten yetişeceksin.”
Paylaşan: Işık / Haziran 2008

Soru...
Herkes “Bana ne öğreteceksin?” diye soruyor. Bilmiyorum dediğimde garip bakıyorlar. Bu onların sorunu değil mi? Onlar kendilerine “Biz ne öğreneceğiz?” diye sormaları onlar için daha iyi olmaz mı?
Paylaşan: Ayna / Haziran 2008

Buda'ya Sorarlar...
Buda’ya “Sen Tanrı mısın?” diye sorarlar. “Hayır” diye cevap verir. “Melek misin?” derler, “Hayır” der. “Peki o zaman sen kimsin ?” derler; Buda,
“Ben her şeyin farkında olan birisiyim.” şeklinde karşılık verir...
Paylaşan: Işık / Mayıs 2008

Antoine de Saint-Exupéry'nin Küçük Prens Kitabından Alıntı...
- Burnunun doğrusuna giden insan çok uzağa gidemez.
- İnsan çok üzgün olunca günbatımlarından hoşlanır.
- Milyonlarca, ama milyonlarca yıldızdan yalnızca birinde bulunan eşsiz bir çiçeği seven bir insan varsa bu insanın yıldızlara bakarken mutlu olması yeterlidir.
- İnsanları sözlerine değil, eylemlerine bakarak değerlendirmeliyim.
- Herkesten verebileceği kadarını istemeli.
- İnsanın kendisini yargılaması başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendini iyi yargılamayı başarabilirsen, bu demektir ki sen gerçek bir bilgesin.
- Ancak evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin. Evcilleştirirken çok sabırlı olmalısın. Önce şöyle biraz uzakta otur. Hiç ağzını açma, çünkü dil yanlış anlamaların asıl nedenidir.
- İnsan ancak yüreğiyle bakarsa bir şeyi iyi görür, iyi anlar. Gözler bir şeyin özünü göremez.
- Senin gülünü (sevdiğini) bu denli önemli kılan onun için harcamış olduğun zamandır (emektir)
- Evcilleştirdiğin şeyden her zaman sorumlusun.
- Su yüreğe de iyi gelebilir.
- Bu gördüğüm yalnızca kabuğu, özü göze görünmez.
- Gözler kördür, yürekle aramak gerekir.
- İnsan evcilleştirilmesine izin vermişse, biraz gözyaşı dökmeyi de göze alacaktır elbette.
- Önemli olan görünmez olandır.
- Senin öyle yıldızların olacak ki kimseninkine benzemeyecek. Gülmesini bilen yıldızların olacak.
Paylaşan: Cankız / Mayıs 2008

Yeşil...
Toprağın altında hareket var dedi karınca, diğer karınca hişşşşş sus dedi ses etme birşeyler olacak. Güneş gülümsedi, su kendine yön verdi ve toprak en anaç haliyle içinde beslemek için hazırlık yaptı. Bazı mineralleri paylaşması, suyu onun çevresinde tutması, güneşi onu ısıtmasını ve ilerde ki haliyle fotosentez yapması için haberdar etmesi gerekli idi.
Birden kendine geldi, insanlar gibi konuşmanın anlamı yok ki dedi, onların fotosentez dedikleri şey bir özümleme aslında. İnsanların algılamaları içinde bir renge ihtiyacı vardı, düşündü, düşündü ve yeşil dedi evet yeşil olmalı, bizim düzenimize en uygunu bu, eğer kendi isterse ilerde dilediği renkte çiçek açar.
Tohum sabırsızlanıyordu, çatlamak üzereydi ve ayrılıverdi. İçinden harkulade bir renk çıktı YEŞİL. Herkes büyümesi için seferber oluştu sanki. Kendisi de şaşırmıştı içinden çıkan renge. Ne kadar canlı, ahengi olan, suyun geçtiği her bir noktasında farklı tonları barındıran bir renk çıkmıştı ortaya. Toprağın yüzeyine doğru boy verdiğinde rüzgar dedikleri şeyi de hissedebilecekti. Yağmurlar onun susuzluğunu giderdiğinde, yeşili iyice binbir tona büründüğünde rüzgarında yardımı ile yüzünü güneşe dönebilecekti.
Yeşilinin hep yaşaması için, güzel kokmak için, kendini daha iyi korumak için, evrenin nefes almasına daha fazla yararı olsun diye çam ağacı olmayı seçti. Aslında boyunun çok uzun olması ve gelin gibi salınmak için selvi ağacı da olmak istiyordu. Onun için en iyisi içinde barındırdıklarını dinlemekti ve o da öyle yaptı.
O artık her mevsim yeşil yaşayacak olan çam ağacı idi.
Paylaşan: Cankız / Nisan 2008

Her Şey...
Her şey bir o kadar beyaz bir o kadar siyahtı,
Her şey bir o kadar net bir o kadar karmaşıktı,
Her şey bir o kadar iyi bir o kadar kötüydü,
Her şey bir o kadar aşk bir o kadar yokluktu,
Her şey bir o kadar aydınlık bir o kadar karanlıktı,
Her şey bir o kadar var bir o kadar yoktu,
Her şey bir o kadar sen bir o kadar bendik,
Her şey bir o kadar her şey bir o kadar hiçbir şeydi
Tüm bu şeylerin içinde seninle yaşamaya değerdi…
Paylaşan: Cankız / Nisan 2008

"Hayır" Demek...
Günlük yaşantımızda bazı şeylere “Hayır” demek zorunda kalırız. Peki, bunu nasıl söyleriz?
Çoğumuz çeşitli sebeplerden dolayı “Evet” deriz, çünkü “Hayır” demeyi kabalık olarak algıladığımız da olur. Bu nedenden dolayı aslında cevabı “Hayır” olan soruları “Evet” diye cevaplarız ve sonrasında yapmak istemediğimiz birşeye katlanmak zorunda kalabiliriz.
Neden cevabı “Hayır” olan sorulara “Evet” diyoruz? Veya “Hayır”ları ne şekilde söylüyoruz?
Bu bizim kültürümüzle alakalı olan bir şey mi?
Aslında evet… Bazı kültürlerde, örneğin Alman kültüründe, insanlar lafı hiç uzatmadan “Hayır” derler. Japon kültürü gibi kültürlerde ise “Hayır” demenin çeşitli yolları vardır.
Peki Japonlar nasıl “Hayır” der?
1. Belli belirsiz “Hayır”
2. “Evet” mi “Hayır” mı olduğu belirsiz bir cevap
3. Sessizlik
4. Soruyla karşılık verme
5. Belirsiz cevaplar
6. Odayı terketme
7. Yalan söyleme
8. Soruyu eleştirmek, soru ile alakalı değerlendirmeler ve kritik yapmak
9. Sorulan soruyu reddetmek
10. Şartlara bağlı bir “Hayır”
11. “Evet, fakat…”
12. Cevabı geçiştirmek, “Biz size geri döneceğiz” der gibi…
13. İçinden “Evet” diye düşünüp “Hayır” diye cevaplamak
14. İçinden “Hayır diye düşünüp “Evet” diye cevaplamak
15. Kendini bağışlatmak
16. İngilizce’de karşılığı “Hayır” olan ve sadece resmi formatta kullanılan bir kelime kullanmak
Peki, siz nasıl “Hayır” diyorsunuz?
Paylaşan: Sedna / Nisan 2008

Sevgi
Sevgi; emektir, inanmaktır, güvenmektir, bağışlamaktır, olduğu gibi olanı olduğu gibi kabul etmektir, saygıdır, güçlüdür, açıktır, saftır ve melek kanatlarındadır.
Sevgi yoldaşlıktır, bir olmaktır aslında… Yaşayabilen için sevgi insanı yüceltir, hayata beş sıfır önde başlamaktır, hayatı kolaylaştırmak, değer katmak, değerli olmaktır, sevgi doyasıya yaşamak, yaşatmaktır. Sevgiyi bağlılık sananlar yanıldıklarını görürler onu özgürce yaşadıklarında ki hazzı tadınca. Sevgi insanı yukarılara taşır, en yukarılara… Sevgi besler, besledikçe çoğalır, çoğaldıkça ışık saçar, ışık saçtıkça peri tozları yayılır etrafa, yayılır, yayılır, yayılır…
Paylaşan: Cankız / Nisan 2008

Ağaç
Ayaklarının yere sağlam basmasını istedi, bunun gün gelir yağmuru var, güneşi var, gelip kollarını kesmek isteyeni var, kollarına taşıyacağı ağırlıktan fazlasını bağlamak niyetinde olanlar var, fırtınası var…
Köklerinden beslenecekti güneşin yardımıyla, meleklerin kanatlarıyla inen yağmur susuzluğunu giderecek, güneşle birleşince besleyecekti onu. En çok sevdiği mevsim bahardı, yenileniyordu o zamanlar, sıcaklar bazen kavuruyordu onu hele ki birde köklerine yardım gelmeyince topraktan iyice zor geçiyordu yaz ayları. Kışın o da aynı kış gibi soğuk ve kahverengilerini korusa da aslında kendi bilirdi ki içi yeşildi onun, maviye doğru yükselen gövdesiyle mücadele etmediği zamanlarda her şeyi tepeden seyretmek büyük keyif veriyordu ona. Hele bir de kuşlar kondu muydu üstüne o melodiyle ve onları saklayışı koruyuşuyla anaç bir hal alıyordu. Doğayla savaşır gibi görünse de asıl savaşı insanlarlaydı. Zamansız kesimler, kollarını budamak ve yenilemek bahanesiyle yanlış yerden budamalar. Ah bir dili olsaydı da onları yönlendirseydi, dinlerler miydi acaba?
Çocukluk zamanları aklına geldi, nasılda sağlam durmaya çalışırdı esen kuvvetli rüzgâra karşı, ancak o zamanlarda avantajı esnek olmasıydı, şimdilerde ise daha heybetli duruşuyla meydan okurcasına evrenin nefes alması için salınıyordu yaprakları. Bu yaşında esnekliği pek olmasa da bilgeliği vardı, dalları arttıkça, kökleri güçlendikçe, yerinde asırlarca kaldıkça öğrendiklerine yenileri katılıp o diğerleriyle haberleştikçe artıyordu her geçen gün bilgisi. Bundan memnundu, bahar geliyordu ve hele birde çiçekleri de açtı mıydı, gelin gibi süzülecekti maviliklere doğru, o ağaçtı ve evrende neye hizmet ettiğinin gayet farkındaydı.
Paylaşan: Cankız / Nisan 2008

Karar Verirken...
Büyük bir şirkette ürün bölümünün şefi olan atak yönetici, iş yerinde, pencere şeritlerine uzun uzun baktı. Duvarın öteki tarafında yalnızca gökyüzünü, dalları ve karaağaç yapraklarını görebiliyordu.
Onu bu biçimde seviyordu. Eğer insan görebilse şaşkına dönerdi.
Ve şu an şaşırmanın zamanı değil. Atak yöneticinin bürosu eskime belirtileri göstermeye başlamıştı. İnsanlar ve ürünler eskisi gibi iyi durumda değillerdi, moraller de yavaş yavaş bozuluyordu.
Henüz hiç kimsenin bu belirtileri farketmediğini düşünmedi. Görülecek fazla birşey yoktu. Özel ve önemli gösterecek birşeyi yoktu. Üstelik güneş pırıltısından yoksun olduğu duygusuna bile kapılmıştı. Ve kıvılcımı ateş haline getirmek tek başına onun göreviydi.
Bütün bunları nasıl eski haline getirebileceğini düşünmesi gerektiğini hissediyordu. Ancak merak ettiği, sorunun kaynağının ne olduğu idi. Çalışanlar iyi, olanaklar iyi, sistem iyi. Bunların bütünü eş zamanda değiller gibi...
Paylaşan: Sedna / Mart 2008
Yazan: David F.Folino

Günlerden Maviydi Uyandığımda…
Gök mavi, deniz mavi, su mavi, sen mavisin, ben maviyim, biz maviyiz. Neden mi? Bilmiyorum öyle boyamışlar.
Mavinin derinliğini denize, ferahlığını gökyüzüne, berraklığını suya, huzurunu sana, rengini bize vermişler. Mavinin içinde ışık var, renk var, tad var, koku var. Mavi de huzur var.
Maviye sormuşlar asıl adın nedir diye? “Mai” demiş, “kendi adım aslında mai”. Kuşların kanatlarında ki mai özgürlükse kaçımız maiyiz aslında...
Derin bir nefes al mai olsun, içinde ışığı da olsun, fısıldasın, sakin olsun, bütün olsun, seni sarsın. Mainin her hali bizde varolsun, varlık olsun, yokluk olsun, herşey karışsın birbirine renkler koşarak sıraya dizilsinler gökkuşağı olsun, olan gökkuşağı mainin üstüne serilsin mutluluk olsun…
Günlerden maiydi uyandığımda...
Paylaşan: Cankız / Mart 2008

Kör Adam
Kör bir adam, akşam olduğunda eline gaz lambasını alır, onunla dolaşırmış, başkalarına yolu gösterebilmek için. Bir gün yine akşam vakit elinde lambasıyla dolaşırken hızlı adımlarla yürüyen birisi kör adama çarpar. Neredeyse düşecek olan kör adam, ışığı görmüyor musun diye çıkışır. Çarpan özür diler ama ekler, lambanızın ışığı yanmıyor. Gazınız bitmiş olabilir. Kendimizi aydınlatmadan diğerlerini aydınlatmak isteme nedenimiz nedir ki???
Paylaşan: Ayna/ Mart 2008

Dejavu
Adam Fawer’in Olasılıksız Kitabından Alıntı…
"İnsanlar gördükleri geleceklere giden yolu her zaman izlemezler. Ama izlerlerse ve bu gerçekleşirse, bu bilinçte birden ortaya çıkar; işte deja vu denilen şey de budur."
Paylaşan: Işık / Mart 2008

Meditasyon
Yanına gittiğimizde genç arkadaşımızın meditasyon için oturduğunu gördük ve biz de yanına oturduk. Usta “Niye meditasyon yapıyorsun? diye sordu. Tabi ki “Buda” olmak için yanıtını aldık. Usta yerden bir kiremit parçası aldı ve parlatmak için eliyle ovalamaya başladı. “Niye bunu yapıyorsun?” diye sordu genç. Usta tabi ki ayna yapmak için diye yanıtladı. Genç gülümseyerek “Böyle yaparak ayna yapamazsın” dedi. Ustamızın yanıtı hayatı özetliyordu: “Sen de böyle oturarak Buda olamazsın...”
Paylaşan: Işık / Mart 2008

Yağmur Damlası...
Yağmur denizle buluştuğunda kendi özüne döner gibidir, önce anlamaz, algılayamaz o kadar büyük bir damlanın nasıl olduğunu, sonra yavaş yavaş denizin tuzuna karışır, ısısını alır. Aşağıya doğru derinlere ve en derinlere indikçe ışıltı artar, güneş suyun kırılmalarını daha yoğun daha gösterişli yansıtır. Güneş denizledir. Deniz güneşin güzelliklerini, güneş de denizin güzelliklerini gösterir aslında birbirlerine ev sahipliği ederler her gün batımı ve doğumunda… Yağmur derinlere iner, henüz geldiği yer olduğunu bilmeden birleştiğinin. İndikçe deniz olur, kimyası değişir. Telaşlanır önceleri, korkar ve çığlık atmak ister. Derinlere indikçe çığlık duyulmaz, telaşa yer yoktur, deniz ona özüne döndüğünü anlatacaktır. Dibe doğru gider aslında en yukarı doğru çıktığını bilmeden. Sonra yine birşeyler olur, bazı yerler sıcak bazı yerler daha soğuktur, bazı yerlerde akıntı hızlı, bazı yerlerde yavaştır ancak damla o kadar bütünleşmiştir ki denizle artık onu hiçbir değişiklik etkileyemez, tüm ahenginle, büyüdüğünden dolayı hissettiği gücünle denizen dibinde ki hazinelere yol alır. Artık mutludur hem de çok…
Işıkla var olun, ışıkla yaşayın ve ışıkla kalın…
Paylaşan: Cankız / Şubat 2008

Mütevazi Nasihat
Evine git kayıpsan, hertaraf karanlıksa, Tut Anne'nin elini kalbinin üstüne koy...
Her tarafta sarhoşlar, yalnızca sen ayıksan, Kaldır yerden sarhoşu, başının üstüne koy...
Herkes seni bıraksa, tek başına kalırsan, Bilmeden yalnızlığı, ruhunun dışına koy...
Yüreğine bakınca, bir tek O'nu bulursan, Açmadan sen ağzını, cümlenin başına koy.
Paylaşan: Kıvanç / Şubat 2008

En Değerli Kim?
Hep sorarlar şu hayatta insanlara. Senin için en değerli kim, en çok kimi seviyorsun, benim için ne yaparsın? Okurken siz de mi gülümsediniz? Sizin de mi aklınıza geldi ufak çocuklara en çok anneni mi seviyorsun, babanı mı diye sorduklarınız? Kimlere sormuştunuz acaba, ya da aldığınız yanıtlar karşısında ne demiştiniz?
Annemi seviyorum yanıtı geldiğinde aferin anneler daha çok sevilmeli mi demiştiniz, yoksa ama niye öyle dedin babanı da sev mi dediniz?
Babamı seviyorum yanıtı geldiğinde ne demiştiniz peki? Hatırlayabiliyor musunuz?
Belki de en önemlisi şu; siz bu tavsiyeleri verdiniz de hangi çocuk sevgisinde değişiklik yaptı, siz ne kazandınız bu durumdan ya da o çocuk ne kazandı? Ya da o çocuk size hangi mantıkla cevap verdi?
Sadece çocuklara mı soruyorsunuz peki bu soruları? Tabii ki hayır mı dediniz, yoksa yok ya sadece çocuklara mı dediniz? Herkese soruyorsunuz herkese… Artık öyle bir yaşıyorsunuz ki düşünmeden, doğru algılamadan, kulaklarınızı tıkayıp ağızlarınızı açarak.
Geçiniz efendim bu soruları geçiniz…
Bir düşünseniz göreceksiniz ki bir insanın en çok başkasını sevmesi çok acı, en çok başkasını düşünmesi çok acı… Şimdi buradan hangisini çıkarmalıyız acaba?
Tamam ya kimseye değer vermeyeyim, kimseyi sevmeyeyim.
Tamam ya kendimi seveyim değer vereyim.
Yoksa şunu mu dediniz ya ben hayatı düşünmeden yaşıyorum, sorduğum sorular ve bu sorulara verdiğim yanıtlar yanlış, yoksa yaşadığım bu hayatta mı yanlış?
Farkında mısınız ne kadar düşünmeden sürüyor hayatımız, hiçbir şeyi sorgulamayan algılamayan bireyler olmuşuz.
Sorunun cevabına gelince aslında her şeyin özünde kendimiz varız, kendimizi ne kadar tanırsak, seversek, anlarsak hayatı da o kadar iyi görürüz, tanırız. Aslında o zaman daha çok severiz etrafımızdakileri.
Şimdi de ben sormak istiyorum hepinize en çok kimi seviyorsunuz, en çok kimi tanımalısınız bu hayatta?
Paylaşan: Psikolog / Şubat 2008

Budalar ve Gülümseme...
Ne kadar çok çeşit Buda var. Thai Budaları, Japon Budaları, Çin Budaları, Kore Budaları, Tibet Budaları ve daha fazlası... Hepsinden beklentiler değişebilmekte ancak bu çeşit çeşit Budalarda değişmeyen tek şey gülümsemeleri. Budaların hepsi gülümsüyor.
Çiçeklerin güzel kokuları rüzgara karşı seyahat edemez. Ancak iyi insanların güzel kokuları rüzgara karşı da seyahat edip dünyayı dolaşabilir. Peki nedir bu iyi insanların güzel kokusu? Sadece gülümsemeleri...
Paylaşan: Işık / Ocak 2008

Kayıkçı...
Varsayın kayığınızla keyifli bir günde sakin bir gölde gezinti yapıyorsunuz. Kullanıcısı olmayan boş bir kayık gelip sizin kullandığınız kayığa çarpsa ne olur. Ciddi bir çarpma olsa dahi kızıp kontrolünüzü kaybetmezsiniz. Ancak bir düşünün diğer kayığı kullanan var. Çarpan kayıkçı sessiz kalsa bile ona laf söyleyecek, belki bağırıp küfredeceğiz. Yaşadıklarımızın, kullanıcısız kayıklar olduğunu düşünmek varken neden kendimizi sinirlendiriyoruz ki... Bizi kim sinirlendiriyor?
Paylaşan: Ayna / Ocak 2008

-Mış Gibi Yaşamak...
Öyle değilken, öyle görünmeye çalışmak, o kişi değilken başka biri olmak, olmaya çalışmak, oldurulmaya itilmek, sadece ve sadece kendini görmen, tanıman gerekirken kendinden başkalarını sürekli izlemek, yorumlamak, tanımaya çözmeye çalışmak, içinde bulunduğun an’ı yaşamak yerine geçmişi yaşamak ve bu an’ın üstüne kopyalamak, şu anda ki zamana ihanet etmek, yaşayamamak, doyasıya içine çekerek yaşayamamak ve elbette ki kendine ihanet etmek.İşte tüm bunların sonunda şunu demek: “ne kadar yorgunum”.
Kendin olmak, kendini tanımak, ne durumda ne hissediyorum? Ne olunca ne tepki veriyorum? Birisi birşey dediğinde ne hissediyorum? Bunlar önemli sorulardır ve izlenmesi gereken sadece kendimiziz. Öylece kalmak ve sadece izlemek. Tüm bunları anlatan bir hikayem var:
Bir üstad bir köyden geçerken herkes kendisine çok kötü şeyler söyler, hakaret ederler, üstad hiç tepki vermez. İnsanlar daha kötüsünü söylerler ve daha kötüsünü. En sonunda biri sorar; “O kadar kötü sözler söyledik ve daha fenalarını söylüyoruz hiç etkilenmiyorsun, birşey demiyor, üzülmüyor, kızmıyor ve kırılmıyorsun.” Üstad der ki; “söylediklerinizi duydum, lakin söz verdiğim gibi bir sonra ki köye yetişmeliyim, siz şimdilik görevinizi yaptınız ve bende size dinledim, işinizi çok iyi yaptınız, şimdi izin verin gideceğim yere gidip döneyip ve dilerseniz devam edin.” Adamlar iyice şaşırırlar.”Peki neden etkilenmiyorsunuz?” Üstad cevap verir; “BENİM HUZURUMU ve MUTLULUĞUMU SADECE BEN BOZABİLİRİM, KENDİMİN EFENDİSİ KENDİMİM, BENİ KİMSENİN, HİÇBİRŞEYİN ETKİLEMESİNE İZİN VERMEZSEM BANA KİM NE YAPABİLİR Kİ…” “Sizi duydum, dinledim ve anladım, size olduğunuz gibi kabul ediyorum, lakin ben istemeden beni mutsuz etmenize izin vermiyorum, hepsi bu.”
Evet bence de HEPSİ BU:)
Paylaşan: Cankız / Ocak 2008







